Göksun Tarihi

Göksun Tarihi

Şükri Bitlisî’nin Selimnâme adlı eserinde Yavuz Sultan Selim’in sadrazamlarından Sinan Paşa’nın, Dulkadirli Beyi Alâüddevle Bey ile 13 Haziran 1515’de Göksun’da yaptığı savaşın tasviri. (Şükri Bitlisî, Selimnâme, TSMK, H.1597-98, y.164b.)

Bölüm Hakkında

Birçok medeniyetin izlerine rastlanılan Göksun’un ve yakın çevresinin bilinen tarihi Asur ve Hititlere kadar çıkmaktadır. Tarihi kalıntılar ve buluntular, yazılı kaynaklar ve yeni yapılan araştırmalar Göksun’un, Asur koloni çağından, Hititlerden, Romalılardan, Bizansdan, Haçlılardan, Müslüman Araplardan, Memluklerden, Selçuklulardan, Dülkadirlilerden ve nihayet Osmanlılardan izler taşıdığına tanıklık etmektedir.

Göksun’un tarih içinde hangi özelliği ağır basıyordu? Göksun’un tarih sahnesinde var olmasını mümkün kılan en önemli özelliği, Anadolu coğrafyasının kuzey-güney geçiş güzergâhlarından biri üzerinde olmasıdır. Asur koloni çağında tarihi ticaret yolları üzerinde küçük bir yerleşim birimi olduğu kuvvetle

muhtemel olan Göksun, tarihin her döneminde adından söz ettirmiştir. Göksun’un ismi ilk defa, Roma ve Bizans döneminde kaynaklarda geçmeye başlamıştır. Daha önceki dönemlerde hangi isimle anılıyordu, şimdilik bilmiyoruz.

Göksun’un ismi ilk defa, Roma ve Bizans döneminde kaynaklarda geçmeye başlamıştır. Daha önceki dönemlerde hangi isimle anılıyordu, şimdilik bilmiyoruz.

Göksun 1515 tarihinde Turnadağı savaşıyla Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihten itibaren Göksun bir nahiye olarak Kars-ı Maraş Sancağı’na (Kadirli), 1867 yılında ise Andırın’ın kaza olmasıyla birlikte Andırın’a bağlanmıştır. Bu durum 21 Kasım 1907 yılına kadar devam etmiştir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde tırmanan Ermeni olayları Maraş’ta kendini göstermiş özellikle Zeytun ve Haçin kazalarında meydana gelen Ermeni hadiseleri memleketin asayişini ciddi şekilde tehdit etmiştir. Mevki olarak Zeytun ve Haçin kazalarının arasında olması Göksun’u, güvenlik ve asayiş açısından ön plana çıkarmıştır.

Yapılan mütalaalarda Göksun’un kaza yapılarak olaylara daha çabuk müdahale edilebileceği görüşü ağırlık kazanmıştır. Ayrıca, Göksun’un Elbistan-Maraş, Kayseri-Maraş yolu güzergâhında olması, Ermeni olaylarının sıkça görüldüğü Zeytun ve Haçin kazalarının arasında, coğrafi olarak büyük bir yerleşim merkezi olması ve Göksun ahalisinin çeşitli milletlerden oluşması gibi sebepler de eklenince 1890’lardan sonra Göksun’u kaza yapma düşüncesi hızlanmıştır. Nihayet 21 Kasım 1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle Göksun kaza yapılmıştır. Bir bakıma Göksun, Sultan Abdülhamid’in şehridir.

Prof. Dr. Said Öztürk ve Ali Sarıkaya tarafından 2010 yılında, Osmanlı Arşivi’nden ve Kuyûd-ı Kadîme Arşivi’nden istifade edilerek Belediyemiz adına hazırlanan Göksun Tarihi Kitabı bu bölümde meraklıların istifadesine sunulmuştur.
  • Göksun Tarih
    Akdeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasındaki en önemli geçiş noktalarından biri olan Göksun, tarih öncesi devirlerden itibaren insan topluluklarının yaşam alanı olmuştur. Bölgedeki kaya mezarları ve tarih öncesine ait bulgular Göksun’un, Maraş tarihi ve kültürü potasında ilerlediğini göstermektedir. Asurlar ve Genç Hitit Döneminin tesirlerinin rahatlıkla gözlemlenebildiği Göksun’un bilinen tarihinin M.Ö 1200’lü yıllara kadar ulaştığı söylenebilir.

    Coğrafi konumu nedeniyle, Anadolu’nun güneyden kuzeye doğru iç bölgeler ile bağlantıyı sağlayan askeri, ticaret ve göç yollarının üzerinde kurulmuş olması, Göksun’u insan toplulukları için cazibe merkezi haline getirmiştir.

    Verimli arazileri ve ikliminin tarım ve hayvancılığa uygun olması bölgenin yerleşim merkezi olarak seçilmesinde etkili olmuştur. İnsanların yerleşim alanı kurmada temel aldıkları en önemli faktörlerden biri olan su bakımından da oldukça zengin olan Göksun’da, ilk siyasi teşekkül Mama Kralığı olmuştur. Mama Krallığı’ndan günümüze pek bir şey kalmasa da sonraki Asur Koloni Çağı ve Genç Hitit Dönemi ile ilgili tarihi kalıntılar bulunmaktadır. Özellikle Aksu ve Hançer dereleri arasındaki coğrafyada bu gün Kırıkkilise, Kazandere, Hacıkodal, Büyük Çamurlu, Küçük Çamurlu, Büyükkutu, Küçükkutu ve Değirmendere yerleşim alanlarında yapılan arkeolojik çalışmalarda Hitit dönemiyle ilgili çok sayıda höyük, kaya mezarı, tapınak ve sunak gibi arkeolojik kalıntılar bulunmaktadır. Hititlerden sonra da Göksun, önemli bir merkez olma özelliğini sürdürmüştür. Göksun’dan başlayıp Elbistan’a kadar uzanan geniş düzlüklerde yapılan tarım ve hayvancılık bölgenin başka bölgelerden göç almasına neden olmuştur. Göksun, Kapadokya Satraplığı, Selefkoslar, Romalılar ve Bizans döneminde de canlılığını korumuştur. Bu döneme ait sunaklar, kilise ve tapınak kalıntıları, kale, amfi tiyatro, kaya mezarları, kaya evleri, höyük, hamam ve sivil mimariye dair kalıntılar Göksun’un tarihi ve kültürüne dair kıymetli bilgiler vermektedir.

    Roma ve Bizans kaynaklarında Cocusus ya da Cocussos (Kokussos) olarak bilinen Göksun, Ermeniler tarafından da Kokson, Cosor gibi isimlerle adlandırılmıştır. Doğu Roma toprakları içerisinde kalan Göksun, Bizans döneminde de önemli bir yerleşim merkezi olma özelliğini korumuştur. Türkleri Anadolu’dan atmak ve Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak için başlatılan Haçlı Seferlerinin geçiş güzergâhı olarak kullanılan Göksun, Bizans’ın Anadolu’da siyasi ve askeri gücünün zayıfladığı bir dönemde Malatya’dan Tarsus’a kadar uzanan bölgenin Ermenilerin kontrolüne geçmesi ile kurulan Ermeni Prensliğine bağlanmıştır.  

    Müslüman Araplar döneminde Göksun’a kadar seferler yapılmıştır. Hz. Ömer döneminde ve daha sonraki Emeviler ve Abbasiler döneminde İslam orduları Göksun ve çevresini fethetmek için seferler düzenlediyse de pek başarılı olamamışlardır.

    Anadolu Selçuklu Devleti’nin önemli komutanlarından Emir Buldacı tarafından Ermeni Prensliği üzerine yapılan seferler neticesinde Elbistan ve Maraş çevresi Türklerin eline geçmiştir. Emir Buldacı’nın seferleri sonrasında Göksun Türk hâkimiyetine girse de I. Haçlı Seferi sırasından Anadolu Selçuklu Devleti bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. On bir yıl kadar süren Selçuklu hâkimiyetinden sonra tekrar elden çıkan Göksun, Ermenilerin kontrolü altına girmiştir. I. Haçlı Seferi sırasında bölgeden geçen Haçlı ordusu 3 gün kadar Göksun’da kalıp temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sarp yollardan geçmek şartıyla yollarına devam etmiş, ağır zayiatlar vererek Maraş’a oradan da Antakya’ya doğru seferlerini sürdürmüşlerdir.

    Göksun kısa bir dönem Haçlı idaresinde kalmakla birlikte tekrar Ermeni Prensliği’nin idaresine girmiştir. Moğolların Anadolu’yu istilasıyla birlikte Göksun’unda durumu değişmiştir. Moğollar ile Elbistan ovasında çetin bir savaşa tutuşan Memluk Sultanı Baybars, Moğolları yenilgiye uğratarak bölgeyi ele geçirmiştir. Bölgedeki Ermeni Prensliği’nin hakimiyetine son veren Sultan Baybars, Memluk topraklarına kattığı Elbistan, Göksun ve Maraş bölgelerine Türkmen boylarını yerleştirmiştir. Göksun ve çevresindeki Ermenilerin büyük bir bölümünü esir alıp Suriye ve Mısır’a doğru götürmüş ve yerlerine Türkmenleri yerleştirerek Göksun’u Türkmen boylarına yeni yurt yapmıştır.  

    Memlukların Halep valiliğine bağlı olarak yaşayan Maraş ve Elbistan bölgesindeki Türkmen boyları, 1337 yılında Memlukların teşvikiyle Karaca Bey tarafından Elbistan’da kurulan Dulkadiroğulları Beyliğine bağlanmıştır. Karaca Bey, İlhanlıların Anadolu’da güçlerinin yitirmesinin fırsata çevirerek Maraş, Elbistan ve Göksun çevresinde kesin bir hâkimiyet kurmuştur. Dulkadiroğulları Beyliği’nin kuruluşundan (1337) tarih sahnesinden çekildiği 1515 yılına kadar geçen 178 yıllık sürede Göksun, Dulkadiroğullarının en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Bu süre içerisinde Dulkadiroğulları-Memluk, Dulkadiroğulları-Safevi ve Dulkadiroğulları-Osmanlı arasındaki mücadelelerde Göksun ve çevresi mücadele alanı olmuştur. Özellikle Dulkadiroğulları beylerinin rakip devletlere karşı yaptıkları savunma savaşlarında, arazinin savunmaya uygunluğu nedeniyle Göksun’da bulunan Turnadağı’nı tercih etmeleri, bölgenin sıklıkla savaş alanı olmasına neden olmuştur.

    Safeviler ve Memluklar ile olan mücadelelerinde Dulkadiroğulları Beyliği’nin tutumundan rahatsızlık duyan Osmanlı Devleti, Dulkadiroğulları ile akrabalık yoluyla kurmaya çalıştığı siyasi ittifakın tam manasıyla gerçekleşmemesinden rahatsız olmuştur. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail ile olan mücadelesi sırasında dedesi Dulkadiroğulları Beyi Alaüddevle Bozkurt Bey’in kendisine yardımcı olmamasından memnun olmamıştır. Şah İsmail üzerine çıktığı Çaldıran Seferi sırasında, ordusunun geçiş güzergahında Dulkadiroğulları askerlerinin yağma girişiminde bulunmasından dolayı Tebriz dönüşü Elbistan üzerine yürüme kararı almıştır. Bu konuda en büyük desteği yine bir Dulkadiroğlu şehzadesi olan Şehsuvaroğlu Ali Bey’den görmüş ve Sinan Paşa komutasındaki ordusunu Elbistan’a göndermiştir. Dulkadiroğlu Beyi Allaüddevle Bozkurt Bey, Şehsuvaroğlu Ali Bey ve Sinan Paşa’nın idare ettiği Osmanlı ordusu ile Ördekli Ovası’nda yaptığı savaşı kaybedince Göksun’daki Turnadağı’na çekilip savunma savaşı yapmak istediyse de başarılı olamamıştır. Turndağı eteklerinde yapılan nihai savaşta yenilen Alaüddevle Bozkurt Bey, akrabaları ve değerli adamlarıyla birlikte Osmanlı ordusuna esir düşmüştür. Yavuz Sultan Selim’in emriyle Alaüddevle Bozkurt Bey, oğulları ve adamlarının başları kesilerek Mısır’a gönderilmiştir. Bu tarihten itibaren Maraş, Elbistan ve Göksun Şehsuvaroğlu Ali Bey idaresinde yarı bağımsız bir beylik halinde Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde doğuya sefer düzenleneceği gerekçesiyle Tokat Artova’ya davet edilen Şehsuvaroğlu Ali Bey ve oğulları, Ferhat Paşa tarafından ortadan kaldırılarak Dulkadiroğulları Beyliği’ne kesin olarak son verilmiştir.

    Dulkadiroğulları Beyliği’nin ortadan kaldırılmasından sonra Göksun’da Osmanlı hâkimiyeti kurulmuştur. Osmanlı Devleti döneminde Maraş’ın idari durumuna bağlı olarak merkezi yönetimle münasebetlerini sürdüren Göksun, Türkler ile birlikte Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bir merkez konumunda olmuştur. 19. asrın sonlarında ve 20. asrın başlarında bölgedeki Ermenilerin, Zeytun (Süleymanlı) Ermenileri ile birlikte hareket etmeleri nedeniyle huzursuzluklar baş gösterse de bölge halkı isyancılara fırsat vermemiş, isyanları bastırmak suretiyle devletinin yanında yer almıştır.

    Maraş Sancağı’nın kurulmasından sonra bir dönem Elbistan’a bağlı bir nahiye olan Ahsendere sınırları içerisinde kalan Göksun, tarihi kayıtlardaki bilgilere göre kısa bir süre Andırın nahiyesine bağlanmıştır. 16. yüzyılın başlarından 1907 yılına kadar nahiye olarak yapılandırılan Göksun, 21 Kasım 1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle kaza (ilçe) olmuştur.

    Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılmasının ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın hükümleri gerekçe gösterilerek Maraş ve çevresi önce İngilizler daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. Maraş halkının Fransızlara ve Ermenilere karşı başlattıkları kurtuluş mücadelesinde Göksun halkı, tüm imkânlarıyla Maraş’ın düşman işgalinden kurtulmasına katkıda bulunmuşlardır. Milli Mücadele döneminin en önemli kahramanlarından biri olan Aslan Bey, Maraş’ın düşman işgalinden kurtarılması için mücadele etmiştir. Hem Aslan Bey hem de Göksun halkı milli mücadele döneminde gösterdikleri kahramanlıkla adlarını tarihin altın sayfalarına yazdırmışlardır.
  • Göksun Tarihinin İlk Dönemleri
    Göksun ve yakın çevresinin tarihi çok erken dönemlere uzanır. Tarihi Hititlere kadar çıkan Göksun’un Eskiçağ’da bir kasaba merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Göksun’un bilinen dönemi ise Roma İmparatorluğu ile başlamaktadır. Daha sonra Bizans hâkimiyetine geçen Göksun bu dönemde kaynaklarda sıkça geçmeye başlamıştır.

     

    Kaniş koloni çağında Göksun’un, Kayseri-Kaniş-Mezopotamya yolu üzerinde küçük bir yerleşim merkezi olduğunu tahmin ediyoruz. Asur Koloni çağından sonra bölgeye M.Ö. 2000’li yıllarda Büyük Hitit İmparatorluğu hâkim olmuştur. Günümüzde Kalepark olarak adlandırılan Göksun’un içindeki höyük de Hititlerden kalan bir höyüktür. Bundan başka Göksun ve çevresinde Hititlerden kalan pek çok höyük bulunmaktadır.

     

    Göksun ve çevresinde pek çok tarihi kalıntı, bölgenin çok eski bir yerleşim yeri olduğuna ve pek çok medeniyetin hüküm sürdüğüne işaret etmektedir. Bu kalıntıların bir kısmı Hititlere ait kaya mezar ve yerleşim yerleri olmakla birlikte çoğunluğu Roma ve Bizans dönemlerine aittir. Yaptığımız incelemelerde Göksun höyüğü üzerinde pek çok seramik parçaları halen görülmektedir. Bu höyük üzerinde görülen harçlardan Romalılar zamanında da buranın yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.

     

    Yapılan araştırmalarda Göksun merkez, Taşoluk, Uzunyelek ve Çataltepe köylerinde kaba ve iri taşlardan dolmen tekniği ile yapılmış, doğu-batı istikametine uzanan 3-4 m. uzunluğunda mezarlara rastlanmıştır. Buralarda kırık çanak parçaları bulunup bunlar Bakır devrine ait olduğu gibi, Roma devrine ait olanlara da rastlanmaktadır. Yapılan yüzey araştırmalarında Çataltepe köyü yakınlarında Tekerektepe üzerinde bir höyük tespit edildiği gibi, Göksun yaylalarında pek çok dikili taşlar olup bunlar menhir tipi mezarlardır.

     

    Göksun’un batı bölgesi köyleri ve dağlarında pek çok tarihi bölgeye rastlamak mümkündür. Yaptığımız yüzey araştırmalarında Hançerderesi ile Göksuderesi arasında kalan Kırıkkilise, Kazandere, Kaleboynu, Kıtkuyu, Hacıkodal, Büyükçamurlu ve Küçükçamurlu, Büyük ve Küçükkutu gibi köylerde Hitit, Kapadokya satraplığı, Selefkos, Roma ve Bizans dönemine ait sunak, kilise, hamam, amfi tiyatro, kale, kaya mezarı ve kaya evler gibi tarihi mekânlara rastlanmıştır.

     

    Kazandere köyünde bulunan kaya mezarları ise M.Ö.2000’li yıllarda bölgede yaşayan Hititlere ait olmalıdır. Yine Kırıkkilise üzerinden Kazandere köyüne giderken yolun sol tarafında pek çok kaya mezarı bulunmaktadır. Bu mezarların bulunduğu bir kaya kütlesinin üzerinde ise insan uzanamayacak kadar yüksekte bir Hitit kabartma resmi yer almaktadır. Yağmur ve kar sularının kayanın üstünden aşağıya doğru akmasıyla yıpranan bu kaya kabartması bir kartal ile yanında bulunan bir aslan figüründen oluşmaktadır. Burada bulunan aslan figürü Hitit dönemini andırmaktadır. Daha iyi incelenmesi halinde bir kaya yazıtının da bölgede bulunma ihtimali yüksektir. Bu kabartmanın bir benzeri de Kayseri’nin Tomarza ilçesinde bulunmaktadır. Buralarda Hititologlar tarafından yapılacak ciddi araştırmalar bölgenin İlkçağ tarihini aydınlatmaya yardımcı olacaktır.

     

    Göksun’un Yağbasan1 olarak adlandırılan ve Farsak köylerinin bulunduğu bölgede Hançerderesi denilen kanyonun kenarında Aybastı kalesinin önemli bir tarihi alan olduğu anlaşılmaktadır. Pek çok devlet tarafından kullanıldığı anlaşılan bu kalenin üzerinde bir demir madeni ocağı bulunmaktadır. Kalenin üzerinde Hititler dönemine ait olduğunu tahmin ettiğimiz seramik parçalarına da rastlanmaktadır. Anadolu’da Hititlerin demir madenini bildikleri ve işlediklerinin bilindiğine göre burası da onlardan kalan bir maden ocağı olma ihtimali yüksektir. Hititlerin kale yapmadıkları bilindiğine göre surlarından Aybastı kalesinin Roma eseri olduğu zannedilmektedir. Ayrıca kalenin Bizans ve Selçuklu döneminde de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Aybastı kalesi Kilikya Ermeni Prensliği zamanda kullanılmıştır. Kilikya Ermeni Prensliği topraklarında bulunanı şehir ve kaleler Ermeni asilzadeleri tarafından idare edilmekteydi. Bundan dolayı Aybastı kalesi de Kilikya Ermenilerinin merkezi Sis’e (Kozan) bağlı bir senyörlük ya da baronluk merkeziydi. Hançerderesi kanyonunun doğusunda Kıtkuyu mezrası yakınlarında Hititler dönemine ait yerleşim yerlerinin izlerine rastlanmaktadır. Kaleboynu köyü yakınlarında Göksu ile Hançerderesi çayının birleştiği bölgede Roma, Bizans ve Ermeniler tarafından kullanılan bir kale daha bulunmaktadır. Hançerderesi kanyonunun yamacına yapılan Kaleboynu kalesi denilen buranın üst kısmında da bir manastır kalıntısı vardır.

     

    Göksun’da en önemli şehir kalıntısı ise Küçükçamurlu Köyü ile Büyükkutu Mezrası arasında bulunmaktadır. Tanrıça Ma kültünün merkezlerinden biri olan Komana ile aynı döneme ait olduğunu düşündüğümüz bu şehir kalıntısı Hamamgözü (Hamamönü) denilen yerde bulunmaktadır bir diğeri de Kazandere Köyü’nün Kırıkkilise Mezrası’ndaki tarihi kalıntılardır. Burada bulunan kalıntıların, bir zamanlar, Komana’ya eş değerde bir şehrin kurulduğu izlerini taşımaktadır. Ancak burası Komana kadar ayakta değildir. Çok erken bir yerleşme alanı olup Roma ve Bizans sonrası terk edilmiştir. Bundan dolayı da tarihi eserler tahrip olmuş ve toprak altında kalmıştır. Etrafta bulunan kayalar içindeki mağara yerleşmeleri bulunduğuna göre bölge Hititler zamanında da meskûn bir mahaldi. Hamamgözü şehri sulak bir alana kurulmuş olup, sırtını doğusunda bulunan bir tepeye dayamıştır.

    Burada Hamam denilen bir yapı kompleksinin etrafında pek çok tarihi kalıntı vardır. Hamamın kemerleri ve önünde bulunan bir sur kalıntısı hala ayaktadır. Etrafta bulunan yamaçlarda pek çok kaya mezarına rastlanmaktadır. Buranın 500 metre kadar doğusunda ise önemli bir alan içerisinde kuvvetli ihtimalle bir amfi tiyatro kalıntısının sahnesi hala ayaktadır. Bu tiyatronun yakınında kayalar içine oyulmuş karşılıklı biri kilise diğeri ise bir sunak bulunmaktadır. Geniş bir alana yayılan bu şehir kalıntılarından bir zamanlar burada 5 ile 10 bin insan barınacak kadar büyük bir şehir olduğunu tahmin ediyoruz. Burada gözle görülür bir şekilde Hitit, Kapadokya satraplığı, Roma, Bizans ve sonraki dönemlerinin izleri bir tarih şeridi gibi izlenmektedir.

     

    Büyükkutu ve Küçükkutu köyleri arasındaki yamaçlarda tahrip olmamış üç önemli kaya mezarı veya evi bulunmaktadır. Şimdiye kadarki karşılaştığımız kaya mezarlarından farklı olan bu yapılar bir ailenin barınacak kadar geniş olup, içlerinde bir iki metre derinliğinde bir kuyu bulunmaktadır. Bu kaya mezarları, bölgede insanların M.Ö. 10.000 yıllarında yaşadığını göstermektedir. Bu durum bölgenin tarihini Prehistoria’ya (tarih öncesi) götürmektedir. Bunlardan başka Göksun bölgesinde başta Yiricek olmak üzere Büyükkızılcık, Payamburnu, Hacıkodal, Çığşak ve Mazgaç, Fındıklıkoyak ve Değirmendere gibi yerlerde kale ve pek çok diğer kalıntılara rastlanmaktadır. Bu kalıntılar kaya mezarı ve yerleşmesi, kale, tapınak gibi eserlerdir. Bunlara tarihleri M. Ö. 4000 yıllarına dayanan Kanlıkavak, Maltepe ve Bozhüyük gibi tarihi mekânları da ekleyebiliriz.

     

    Göksun’un Yakın Çevresi: Komana (Placentia)

    Göksun’un yaklaşık 60 km kuzey batısına düşen ve Komana denilen bölgenin tarihi M.Ö.300’lere kadar gitmekteydi. Burası Eskiçağ’da önemli bir dini merkez idi. Komana, Kapadokya’ya yayılmış olan Pagan dininin merkezi olup binlerce rahibin yaşadığı ve yetiştiği bir yerdi. Bu şehir, Makedonya, Roma ve Bizans döneminde de önemini korumuş, Hıristiyanlığın bölgeye yayılması ile de bu dinin merkezlerinden biri olmuştu. Komana’nın tahmini 10.000 civarında bir nüfusu barındırdığı günümüzdeki kalıntılarından anlaşılmaktadır. Burada amfi tiyatro, hamam, tapınak ve sunak gibi yapılar günümüze kadar ulaşmıştır. Bu eserler bölgenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Anadolu’da Akdeniz ve Ege kıyılarından en uzakta bulunan tiyatro Komana’da bulunmaktadır. Burası Orta Anadolu bölgesinin en önemli seyir alanlarından biridir. Eskiçağ’da Göksun’un tarihini incelerken Komana ile birlikte değerlendirmek lazımdır. Çünkü bu dönemde Göksun ve çevresi Komana’ya bağlı durumdaydı. Komana gibi yüksek bir medeniyete ve kültüre ulaşmış bir şehre komşu olan bir yerin ondan etkilenmemesi mümkün değildi. Dolayısıyla Göksun’un buradan dinî, iktisadî ve kültürel yönden etkilendiği söylenebilir. Zira bunun en önemli delili, Komana bölgesindeki eserlerle Göksun bölgesindekilerin birbirine benzerlik göstermesidir. Bu eserlerin en önemlilerinden ikisi Göksun’un batı köylerinde bulunan Kırıkkilise denilen yerdeki iki sunak kalıntısıdır. Bu sunaklar, Komana’daki sunağa çok benzemektedir. Bu eserler M.Ö.300’lerde Kapadokya bölgesine hâkim olan Pagan inancının tapınma ve ölü gömme anıtlarıdır. Komana sunağı yıkılmadan günümüze kadar gelebilmiştir. Göksun sunakları ise, birinin ön cephesi dururken, ikincisi tamamen yıkılmıştır. Bu sunakların tarihlerinin M.Ö.300’ler ile M.S.300’ler arasında olduğu söylenebilir. Bunların Roma öncesi dönemde sunak ve mezar oldukları daha sonra ise Hıristiyanlığın kabul edilmesiyle birlikte kilise olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

     

    Mama Krallığı’nın Merkezi

    Hattiler’in bölgede kurdukları Mama Krallığı’nın merkezinin (Mama şehrinin) bu gün tam olarak nerede olduğu bilinmemekle birlikte, Maraş ile Göksun arasında dağlık bir bölgede olabileceği genelde kabul edilmektedir. Kültepe tabletlerinde geçen “Mama Dağında” ifadesi, bu şehrin dağlık bir bölgede aranması fikrini desteklemektedir. Prof. Dr Kemal Balkan ise, Elbistan veya Göksun civarında olabileceğini düşünmektedir. Dr. L. Gürkan Gökçek ise, yukarıda sözü edilen Mama Dağı’nın, Elbistan veya Göksun civarında olmasından ziyade, Maraş’ı Çukurova bölgesine bağlayan ve coğrafî olarak çok daha girift ve dar geçitleri ile Andırın bölgesinde aranması gerektiğini söyler. Ona göre, Mama şehrinin, daha çok Andırın civarında veya en azından Maraş’ı Toros dağlarına bağlayan bu uzantıda aranması gerekir. Mama şehir devleti, dönemin hatırı sayılır şehir devletlerinden biri idi. Çünkü Mama şehri, Kaniš-Asur arasında kervan güzergâhlarının geçtiği stratejik bir bölgede bulunuyordu. Mezopotamya ile Anadolu arasında gerçekleşen yoğun ticarî ilişkilerde önemli rol oynuyordu. Kültepe’de ele geçen Asurlu tüccarlara ait tabletlerden, Mama şehrinin önemli bir ticaret merkezi olduğu, devrin en tanınmış aile firmalarının burada yoğun şekilde faaliyette oldukları görülmektedir.

     

    Tarihî Ticaret Yolları Güzergâhı

    Göksun, Eskiçağ’da Orta Anadolu’dan Maraş üzerinden Mezopotamya’ya geçen sarp geçitler üzerinde bulunan önemli bir yerleşim merkezi ve tarih boyunca bir geçiş güzergâhı idi. M.Ö. 2350’lerde Anadolu’da Asur Koloni Çağında Kayseri’de Kaniş’ten (Kültepe) başlayarak Asurluların merkezi olan Mezopotamya’daki Ninova’ya kadar giden bir ticaret yolu vardı. Bu yol Kanişten başlayarak Göksun’dan geçerek Maraş, Dülük (Antep’in kuzeyinde bir yer) üzerinden başlayarak Birecik, Urfa, Harran’dan Ninova’ya giderdi. Bu tarihi yol üzerinde bulunmasından dolayı Göksun’un stratejik ehemmiyeti vardı. Yine Kuzey Suriye’yi Orta Anadolu’ya bağlayan yol da Göksun üzerinden geçerdi. Ayrıca Çukurova’dan gelen başka bir yol da Andırın üzerinden geçerek Göksun’a uğrayıp buradan Anadolu’nun iç kısımlarına ve Karadeniz kıyılarına geçerdi. Bütün bunlar bize; Göksun Eskiçağ’da bu tarihi yolların emniyetini korumak için kurulmuş ve karakol vazifesi yapan küçük bir şehir olduğunu göstermektedir.

     

    Roma döneminde de Göksun’un ticaret yolları üzerinde bulunduğundan dolayı önemini koruduğu anlaşılıyor. Romalılar tarafından kullanıldığı anlaşılan bu ticaret yollarının Göksun’a Saimbeyli, Andırın, Kayseri, Elbistan, Afşin ve Maraş üzerinden bağlanmaktaydı. Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Kommegene Krallığı ile Kapadokya bölgesi arasındaki irtibat da Göksun üzerinden sağlanıyordu. Özellikle Göksun-Geben üzerinden geçerek Andırın’dan Ayas’a (Yumurtalık) uzanan yol çok önemli bir ticari güzergâhtı. Çünkü bu yol Akdeniz’den gemilerle Ayas’a gelen tüccarların mallarını Anadolu’da taşıdıkları yol idi. Bu yol Kilikya Ermenileri zamanında daha da işlerlik kazanmış ve 15. yüzyıla kadar kullanılmıştır.


    Doç. Dr. İlyas Gökhan
  • Göksun ve Çevresinin Eski Çağlardaki Tarihi
    Doğu Anadolu Bölgesi’nin güneybatı ucundaki Göksun Ovası, aynı zamanda tarihi Kilikya bölgesinin doğusunda ve İç Anadolu Bölgesi ile Kuzey Mezopotamya’yı birbirine bağlayan önemli yolların bulunduğu bir kavşakta yer almaktadır.

    Bölge özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde burada yaşayan Ermeni ve gayri Müslimlerin varlığı nedeniyle Avrupa’dan gelen misyonerler ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu nedenle bölge ilk olarak Roma dönemi uzmanlarından olan W. M. Ramsay 1890 ve daha sonra da D. G. Hogart ile J. A. Munro3 1893 tarafından ziyaret edilmiştir. 1940 yıllara gelindiğinde özellikle Türk Kurumun kuruluşundan sonra Türk arkeologların çalışmalarının artması sonucunda Tahsin Özgüç başkanlığında bir heyet bölgeyi ziyaret etmiş ve 1947’de Elbistan Karahöyük’te bir kazı yapılmasına karar verilmiştir. Bu kazı sırasında bölgede Tahsin Özgüç başkanlığındaki bir heyet yüzey araştırması yapmıştır. Karahöyük kazısı Göksun ile Elbistan Ovası ve çevresinde şimdiye kadar yapılan en önemli çalışmayı oluşturmaktadır. Yine bölgenin Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı dönemindeki çanak çömlek malzemesi Ahmet Dönmez ile W. C. Brice ve G. H. Brown tarafından yayınlanmıştır. Bu yapılan çalışmalardan başka ayrıca İ. Kılıç Kökten 1958 ve 1960 yılları arasında bölgede tarih öncesi dönemler hakkında önemli çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar bölgenin erken dönemlerden itibaren önemli yerleşmelere sahne olduğunu ve özellikle Assur Ticaret Koloni Çağı ile Hitit Devleti dönemlerinde Göksun ile Elbistan ovalarının bulunduğu alanların yoğun yerleşmelere sahne olduğunu göstermiştir.
  • İlk Çağlarda Göksun ve Çevresi
    Göksun ve yakın çevresinin tarih öncesi devirler boyunca iskâna sahne olduğu bölgede bulunan yerleşim yerlerinin varlığından anlaşılmaktadır. Ova’da detaylı çalışmalarda bulunan Kılıç Kökten Göksun ve yakın çevresinde tarih öncesi dönemlerde var olan yerleşim yerlerinin varlığına dikkat çekmiştir. Özellikle Ovanın güneyinde bulunan ve Tekir civarında yer alan Döngel Mağaraları olarak adlandırılan alanda bölgenin tarih öncesi dönemleri üzerine önemli bulgular elde etmiştir.

    Bu bölgede Kaleblik (Güvercinlik), Direkli, Orta Mağaraları Yeni Döngel Köyünde (Kızılburun), Yassıkarınca ve Tütünlü mağaraları Kısık ve son olarak Süsü’de bulunan İsli mağaralarını ziyaret etmiştir. Bu mağaralar içerisinden Kaleblik mağarasının bu alanda bulunan en büyük mağara olduğu ve içerisinde bir adet şelale ile gölün var olduğunu ancak arkeolojik olarak herhangi bir yerleşmeye sahne olmadığını gözlemlediğini ifade etmektedir. Bu alanda yapılan çalışmalarda bölge tarihine ışık tutacak neticeler Yağlık ve Direkli mağaralarında elde edilmiştir. Özellikle Direkli mağarasında yapılan çalışmalarda burada Üst Paleotik döneme ait çok sayıda obsidyen ve kemik aletler ile çakmak taşları ortaya çıkarılmıştır. Yine bu mağarada Neolitik döneme ile Erken Tunç Çağlarına tarihlenen çanak-çömlek parçaları bulunmuştur. Bölgede obsidyen yataklarının olmaması bu obsidyenlerin İç Anadolu bölgesindeki obsidyen yataklardan ticaret yolu ile buralara kadar geldiğini ifade etmektedir.

    Göksun Höyük’de Halaf ve Ubaid (yaklaşık olarak M. Ö. 5500 ile 4000) dönemlerine tarihlenen boyalı çanak çömlek parçalarının bulunması bölgenin Kuzey Mesopotamya uygarlıkları ile olan etkileşimini ve stratejik konumunu göstermesi açısından büyük önem arz etmektedir.
  • Milattan Önce II. Binli Yıllarda Göksun ve Çevresi
    Anadolu’da M. Ö. II. binli yıllara gelindiğinde önemli siyasi gelişmeler meydana gelmiş. Assur Ticaret Kolonileri Çağı ve daha sonra Anadolu’da siyasi bütünlüğü sağlayan Hitit Devleti’nin hüküm sürdüğü bu döneme dair en önemli bilgilerimizi başta Kültepe (Kayseri), Hattuşa (Boğazköy) gibi yerlerde ortaya çıkarılan arşivlerden öğrenmekteyiz. Özellikle Kültepe’de ortaya çıkarılan çivi yazılı tabletler üzerinde yapılan çalışmalarda başta Anadolu tarihi coğrafyası olmak üzere Assur Ticaret Kolonileri döneminde Göksun ve Elbistan Ovaları’nda var olduğuna inanılan ticaret kolonileri hakkında önemli ayrıntılar bulunmaktadır. Bunda Göksun ve Elbistan ovalarının stratejik konumları nedeniyle Assur Ticaret Kolonileri döneminde Kayseri Kültepe/Kaniş’te bulunan Assur ticaret üssü ile Kuzey Mezopotamya’da bulunan Assur şehri arasında var olan ticaret yolu üzerinde yer almaları önemli bir etken olarak öne çıkmaktadır.

    Özellikle bu dönemde aşağıda üzerinde ayrıca duracağımız Mama Krallığı ile ve bu krallığa bağlı prensliklerden başka ayrıca Göksun ile Elbistan Ovası ve çevresinde Assur Ticaret Kolonileri (M. Ö. 1975-1723) ve Hitit Krallığı (M. Ö. 1680-1200) devrileri boyunca başta Timilkia, Şalahşua, Hurama/Hurma, Til-Garimmu/Tegarama, Kussara, Hahhum ve Lawazantiya (Luhuzattia/ Luşaanda) gibi şehir veya şehir devletlerinin olabileceği bu dönemlerle ilgilenen bilim adamları tarafından tartışma konusu yapılmışlardır.

    Göksun Ovası’nda bilinen eski çağ yerleşmelerine kısaca bir göz attığımızda bölgede önemli yerleşmelerin bulunduğu dikkat çekmektedir. Örneğin şehir merkezinde yer alan Göksun Höyük, 300 x 150 m. genişliğinde ve 12 m. yüksekliğinde olup bu bölgede yer alan en önemli yerleşim yeri olma özelliğine sahiptir (Fig. 2). Yine bu höyük haricinde Göksun Ovası’nda Bozhöyük, Elbistan yolu üzerinde bulunan Çataltepe, Kanlıkavak köyündeki Maltepe ile Taşoluk köyünde yer alan Uzunyelek, Çukurhisar Köyü çevresi1 ile Taşoluk beldesinde bir eski yerleşme yeri ve Çağlayan Köyü Çamköprü Mevkii Gümgüm Tepesi denilen alanda M. Ö. bin yılına tarihlenen önemli yerleşim yerlerinin bulunduğu bilinmektedir.

    Yine Çukurova bölgesinde M.Ö. 13 ve 12 yüzyılda ortaya çıkan Kizzuwatna Krallığı’nın bölge tarihi üzerinde etkileri olduğu bilinmektedir. Kizzuwatna Krallığı’nın önemli dini merkezlerinde olup daha sonra Hitit topraklarına katılan Kummani (eski Şar-Kemer) Göksun Ovası’nın yaklaşık 60 km kuzeyine düşmektedir. Hitit dönemi çivi yazılı tabletler olan KUB VI 45-46 I 74-75 (Keilschrifturkunden aus Boghazkoi) satırlarında ve KUB XV 11 III 13 ifade edildiğine göre bir Hitit kraliçesi Kummani’de bulunan tanrılara adakta bulunmaktadır. Roma döneminde Comana olarak Tabula Peutingeriana ve Itineraria Antoniniana’da ifade edilen Comana ile Hitit dönemindeki Kummani’nin aynı yerleşim yerleri ifade edilmektedir. Eski Şar Köyü’nde 1965 yılında British Institute of Archaeology at Ankara ve Ankara Müzesi’nin gerçekleştirdikleri kazı çalışmalarında özellikle Kırık Kilise’de Roma dönemine tarihlenen önemli veriler elde etmişlerdir.

    Hitit Devleti’nin yıkılması sırasında bu devlete bağlı olan alanlarda yarı bağımsız yaşayan bölgelerin başta Tarhuntaşa ve Kargamış olmak üzere bir süre sonra bağımsız oldukları bilinmekle beraber bu geçiş dönemine dair çok az bir bilgiye sahibiz. Bu dönemde Elbistan Ovası ve Göksun ovalarının bulunduğu bölgelerin önce Elbistan Karahöyük’te ortaya çıkarılan çivi yazılı kitabeye göre Tarhuntaşa Krallığı’nın (Orta Anadolu Bölgesi) egemenliğine girdiğini (M. Ö. 1200-1100), ancak yaklaşık M. Ö. 11 yüzyılda ise Karkamış Krallığı’ndan yeni ayrılmış olan Melitane Krallığı (Malatya) toprakları içerisinde yer aldığı Elbistan (örneğin Izgın I, II) ile Malatya (örneğin Kötükale, İspekçür, Darende ve Gürün kitabeleri) civarında elde edilen dönemin çivi yazılı kitabelerden anlaşılmaktadır.

    Ancak Melitane Krallığı’nın Elbistan ile Göksun ovalarındaki egemenliğinin uzun sürmediği, bu krallık topraklarının Assur Kralı II. Sargon tarafından M. Ö. 712 yılında bir Assur eyaleti haline getirilmesiyle sona ermiştir.

    Medler’den sonra Anadolu’ya Persler egemen olmuş ancak M. Ö. 333 yılında Anadolu’ya Balkanlar’dan gelen Makedonyalı Büyük İskender’in egemenliğine girmiştir. İskenderin Pers Kralı III. Darius yenmesiyle beraber diğer Güneydoğu Anadolu şehirleri gibi Kahramanmaraş, Malatya ve Elbistan Ovaları ile Göksun ovaları da Makedonyalıların hâkimiyetine girmiştir. Kahramanmaraş Müzesi’ndeki Hellenistik dönemine tarihlenen eserlerin varlığı bu dönemde bu bölgenin ekonomik ve kültürel gelişimi hakkında önemli veriler içermektedirler.
  • Roma Döneminde Göksun
    Göksun ve Elbistan ovalarının da içerisinde bulunduğu Kappadokya Krallığı M. S. 17 yılında Roma Devleti’nin bir eyaleti haline getirilmiştir. Diocletianic zamanında (284-305) Kapadokya ikiye ayrılarak yeniden organize edilmiştir. Kapadokya’nın batısı yine Kapadokya adıyla, doğusu ise Armenia Minor eyaletine bağlanmıştır. Ancak 4 yüzyılın sonunda Kapadokya’nın doğusu ayrı bir eyalet haline getirilip Armenia Secunda olarak anılmaya başlanmıştır. Armenia Secunda eyaleti oluşturulduğunda bu bölgede var olan Cataonia, Melitene ve Sargarausene ile Comana, Cucusus ve Arabisus şehir statüsüne getirilerek bu yeni eyalet oluşturulmuştur. Örneğin Isaira’lılar (Adana) 404 ile 408 yıllarında Roma’ya karşı isyan ettiklerinde bu isyanlarını Göksun (Cucussus) ve Afşin’e (Arabissus) kadar yayıp bu bölgeleri yağma ettikleri ifade edilmektedir. Yine Arabissus ile Cucussus’un, beşinci yüzyılın ilk yarısında birer küçük şehir oldukları Theodoret (393-457) tarafından ifade edilmektedir. Armenia Secunda altıncı yüzyılda Ariaratheia, Comana, Melitene, Arca, Arabissus ve Cucussus3 şehirlerinden oluşmaktaydı.

    Roma döneminde Cucussus (değişik dönemlerde Cocusos veya Kokusos olarak da kullanılmıştır) adının Göksun için Arabissus adının ise Afşin için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

    Roma İmparatorluğu döneminde Toroslar’dan Orta Anadolu’ya ve Kilikya ile Kuzey Suriye arasında bölgede bulunan yol güzergâhlarının sık sık kullanıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin bu dönemde bilgiler veren İtinerarum Antonium’da Antonius bölgede kullanılan yollar hakkında önemli bilgiler vermektedir. Burada ifade edilen yol güzergâhı Roma döneminde Askeri seferler için kullanılan yol güzergâhı olup Kayseri’den Kuru Taş’a (Kemer) oradan da Göksun ve Afşin üzerinde Malatya’ya devam etmektedir. Bu yol güzergâhı hakkında 1891 araştırmalar yapan D. G. Hogarth ve J. A. R. Munro bu bölgede çok sayıda in situ durumunda kilometre taşının varlığını tespit etmiştir.

    Afşin ilçesinde yer alan Yassı Höyük’te (Roma dönemi Ptanadaris) Roma döneminden kalma suyolları, duvarlar, bentler, Kaşanlı Köyü’nde bir kaya kabartması, Afşin Höyük’te bu dönemden kalan mozaikler, yine Tilafşin, Çebikçil, Poskoflu, Elbistan-Karahöyük ve Karaelbistan da Roma dönemine dair çanak-çömlek parçalarının bu yerleşim yerlerinde varlığı tespit edilmiştir. Ayrıca Göksun merkezde bulunan Göksun Höyük’te Roma dönemine ait çanak-çömlek parçaları, Küçükçamurlu Köyü Büyükkutu mezrasında tarihi bir hamamın kalıntıları ki buradaki hamam kemerleri ve önünde bulunan sur kalıntıları hala ayakta ve şehrin batısında Kırıkkilise denilen yerde iki sunak kalıntısı vardır. Yine Küçükçamurlu Köyü’nün doğusunda Roma döneminden kalma bazı kalıntılar ile bir kilise ile bir sunak bulunmaktadır. Göksun’un yaklaşık olarak 60 km kadar kuzeyine düşen eski Comana’nın kalıntılarının bulunduğu alanda tapınak, hamam, tiyatro gibi bu dönemden kalan kalıntılar mevcuttur.

    Göksun’un Çataltepe ile Yağmurlu arasında eski Yarıkavak olarak bilinen alanda köylülerin yaptıkları kaçak kazılarda Roma veya Bizans dönemine ait bir kilise kalıntıları ile bu kilisenin zemininde bulunan mozaikler ve Latince yazılı birkaç kitabenin var olduğu sayın Dr. Ramazan Hurç tarafından ifade edilmiştir. Burada yapılan kaçak kazılara Kahramanmaraş Müzesi’nin haberdar edilmesiyle buradaki kaçak kazıların durdurulduğu ve özellikle kilise olarak ifade edilen yapının kontrol altına alındığı haber edilmiştir.

    Bütün bu kalıntılar ve yukarıda ifade edilen tarihi vesikalar Göksun Ovası’nın tarihi devirler boyunca önemli yerleşmelere sahne olduğunu göstermektedir. Özellikle Roma döneminde Göksun’nun Armenia Secunda eyaleti içerisinde önemli bir şehir olarak anılması bu dönemde Göksun’un (Cucussus) bir dini, kültürel ve ekonomik merkez haline geldiğini ifade etmektedir.
  • Mama Krallığı ve Göksun Ovası
    M. Ö. II bin yıllara gelindiğinde Anadolu‘da önemli siyasi gelişmeler meydana gelmiş ve bu döneme damgasını vuran önemli şehirler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde Anadolu’daki en önemli şehir devletleri olan Kaneş/Neşa, Mama, Kussara, Alalakh ve Hattuşa gibi yerler önem kazanmaya başlamıştır. Bu döneme dair önemli bilgiler Kapadokya Tabletleri olarak bilinen Kültepe, Alişar Höyük, Acemhöyük ve Boğazköy’de ortaya çıkarılan arşivler oluşturmaktadır.

    Assur Ticaret Koloni Çağı (Orta Tunç Çağı) olarak da adlandırılan bu döneminde Anadolu ile Kuzey Mezopotamya, özellikle Kuzey Irak’taki Assur şehri arasında yoğun ve iyi organize edilmiş ticaret ilişkilerinin olduğu, bu dönem ile ilgili olarak Kültepe’de ve çağdaşı olan yerleşim yerlerinden ele geçirilen çivi yazılı tabletlerden ve diğer arkeolojik malzemeden anlaşılmaktadır. Bu dönemde büyük ticaret yollarının var olduğu ve bu ticaret yollarının Kuzey Mezopotamya’daki Assur şehrinden İç Anadolu’daki Assur ticaret üssü olan Kültepe’deki Kaneş’e bağlandığı ele geçirilen çivi yazılı tabletlerden anlaşılmaktadır.

    Assurlu tüccarların, karum denilen yerleşmeler ve daha küçük istasyonlar olan Wabartum’larda ticari faaliyetlerini yürüttükleri bilinmektedir. Yine bu tüccarların Anadolu’ya tekstil ve kalay getirdikleri gidişlerinde de Anadolu’dan altın, gümüş ve bakır gibi değerli madenleri götürdükleri dönemin çivi yazılı tabletlerinde ifade edilmektedir.

    Kültepe’de ortaya çıkarılan çivi yazılı tabletler üzerinde yapılan çalışmalarda başta Anadolu tarihi coğrafyası olmak üzere Assur Ticaret Kolonileri döneminde (M.Ö 1975-1723) Göksun ve Elbistan Ovaları’nda var olduğuna inanılan ticaret kolonileri hakkında önemli ayrıntılar bulunmaktadır.

    Göksun ve çevresi ile ilgili olarak bugüne kadar ele geçirilen en eski yazılı malzeme 1955 yılında Kültepe Karum’unda yürütülen kazılar da ortaya çıkarılan ve eski Assur dilinde yazılı Mama Kralı Anum-Hirbi’ye ait bir mektuptur (g/t 35). Mektup Mama kralı Anum-Hirbi (M. Ö. 1795-1765) tarafından Kaneş kralı Warşama’ya hitaben yazılmış2 ve Kemal Balkan tarafından Ib dönemine tarihlenmiştir (Fig.)

    Mama Krallığı ile Kayseri Kültepe’de bulunan Kaneş Krallığının birbirlerine komşu oldukları ve bu her iki krallığın da bu dönemde bölgede yapılan ticarette söz sahibi oldukları anlaşılmaktadır.

    Mama kralı Anum-Hirbi’nin kontrolü altındaki şehirlerden birine Kaneş kralı Warşama’ya bağlı Taişama prensinin saldırıp bazı şehirleri yağmalaması üzerine, Mama kralı Warşama’dan kendi emri altındaki prensi kontrol etmesini istemektedir. Örneğin mektubun 1-22 satırlarında şu ifadeleri: “Mama Kralı Anum-Hirbi, şöyle buyurur: Kaneş Kralı Warşama’ya söyle; Sen bana yazmışsın ki Tasiama yöneticisi benim kölem ve onu kontrolüm altında tutmalıyım. Ancak sen kendi kölen Sibuha yöneticisini kontrolun altında tutacak mısın? Düşman benim ülkemi işgal ettiği zaman, Taisama prensi benim ülkeme saldırdı ve 12 şehrimi tahrip edip bu şehirlerin sığırlarını ve koyunlarını alıp götürdü.”içermektedir.

    Ancak bu iki krallık arasındaki anlaşmazlığın daha önceden başladığı mektubun 29-33 satırlarındaki “Baban Inar Harsamna’yı 9 yıl boyunca kuşattığı zaman, benim insanlarım senin ülkeni işgal ettiler mi? ve sana ait bir öküze veya koyuna zarar verdiler mi?” ifade bu konu hakkında önemli bir ayrıntılar vermektedir. Yine mektuptan bu anlaşmazlığın bir anlaşma ile giderildiği anlaşılmaktadır. Warsama’nın bu meydana gelen olaydan sonra yeni anlaşma yapılmasını istediği mektubun “....sen bana diyorsun ki, gel yeni bir antlaşma yapalım aramızda. Neden eski anlaşma yeterli değil mi ki? Senin elçin düzenli olarak bana, benim elçim de sana gelsin...” 49 ve 53 satırlarında ifade edilmektedir.

    Mama Krallığı’nın lokalizasyonu hakkında ki genel kanı bu krallığın Kahramanmaraş ile Göksun-Elbistan arasında yer aldığıdır. Mama Krallığı’nın lokalizasyonu hakkında öne sürülen görüşlerden bir tanesi bu krallığın Kahramanmaraş’ın 45 km kuzey batısındaki Hasançık köyü olabileceğidir; ancak bu konunda kapsamlı bir çalışma yapan Miller (2001) tarafından kabul görmemiştir. Yine Assur Ticaret Kolonileri dönemi hakkında çalışmalar yapan bilim adamları bu dönemden kalan çivi yazılı metinlerde bahsedilen şehirlerden yalnız Mama Krallığı’nın dağlarla ilişkilendirildiğini ve bu bölgeden geçişlerin zor olmakla birlikte krallığın toprakları üzerinden ticaret yapan tüccarların kaybolabildiklerini ifade etmektedirler.

    Örneğin CCT2 II (11 a) 15-18 satırlarında “Aššur-Tab’ın Aššur-Emuqi’nin karavanı aracılığıyla gönderdiği 36 parça Kutanu… Mama dağlarında kayboldu” şeklinde ifade edilmektedir. Bu nedenlerle bu krallığın Kahramanmaraş ile Göksun arasındaki dağlık alanda veya Göksun ile Elbistan ovalarının bulunduğu alanda olabileceği birçok bilim adamı tarafından ifade edilmiştir. Yine bu konu hakkındaki diğer bir görüş ise bu krallığın Pınarbaşı ile Göksun arasındaki bir bölgede yani eski Şar (Tufanbeyli) olabileceğidir.

    Bölgede bulunan ve M. Ö. 2 bin yıla tarihlenen eski yerleşim yerleri varlığı bu bölgenin Assur Ticaret Kolonileri ve Hitit Devleti dönemindeki önemini göstermektedir. Yukarıda belirtilen Anum-Hirbi’ye ait çivi yazılı tabletteki ifadelerden Mama Krallığı’nın etrafındaki birçok küçük yerleşmeyi kontrol ettiği göz önünde bulundurulursa ovadaki yerleşmeler ayrı bir önem kazanmaktadır. Göksun Ovası’nın Kuzey Suriye ile İç Anadolu bölgelerini birbirine bağlayan bir kavşakta yer alması, bu krallığın zaman zaman Kaneş ile Assur arasında yapılan ticaret yolunu tüccarlara kapattığı Kültepe’de ortaya çıkarılan birçok çivi yazılı tablette ifade edilmektedir. Yine Mama Krallığı’nın bölgede geçen ticaret kervanlarından Anadolu’daki diğer önemli şehirler gibi vergi aldığı bilinmektedir. Bu krallığın en güçlü döneminde Toros’ların güneyine Kuzey Suriye’ye kadar egemenlik alanını genişlettiği anlaşılmaktadır.

    Ayrıca yukarıda ifade edilen Anum-Hirbi’ye ait mektuptan Mama Krallığı’nın kendisine bağlı birkaç prensliği de kontrol ettiği ve mektupta geçen Taişama’nın Kaneş yani Kültepe’deki krallık merkezine yakın bir yerde olduğu ve buna karşın Sibuha’nın da Göksun/Elbistan ile Kayseri (Kültepe/Kaneş) arasında bir noktada olabileceği ifade edilmektedir.
  • Bizans Dönemi (M. S. 395–1086)
    Göksun’da Makedonya ve Roma imparatorlukları döneminin yaşanmasından sonra Bizans

    İmparatorluğu dönemi başladı. Tarihi Milattan önceki dönemlere dayanan Roma İmparatorluğu

    M. S. 395’de Doğu ve Batı Roma olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu Roma İmparatorluğu’na Bizans İmparatorluğu da dendi. Bizans İmparatorluğu zamanında Maraş ile Afşin, Göksun ve Elbistan kazalarının bulunduğu bölgenin önemli bir yer olduğu bilinmektedir.

    Dinî Merkez

    Bu dönemde Göksun, küçük bir dinî merkez haline gelmişti. Göksun ve çevresindeki yerleşim yerlerinde pek çok kilise ve manastır kalıntılarına rastlanmakta olup bunlar Bizans dönemine ait olmalıdır. Yine Taşoluk ve Göksun olmak üzere etrafta bulunan ve üzeri Latince ve Grekçe yazılı, haç işlenmiş taş ve sütunlar buna işaret etmektedir.
  • Rahip ve Papazların Sürgün Yeri
    Göksun, devlet ve dinî yönetimle ters düşen papaz ve rahiplerin sürgün yeri idi. Bilhassa Göksun’a İstanbul’dan sürgün edilen ya da çile doldurmak amacıyla rahip ve rahibelerin geldiği görülmektedir. Bunlardan biri olan İstanbul Patriği Jean Chresostome (Aziz İonnes Khrysostomos) (347-407), imparatoriçe Eudoxie (383-404) ile arası açıldığından dolayı Göksun’a (Cucusus) üç yıl sürgün edilmiştir. Bu adam sürgün yeri olan İzmit’ten alınarak yaz sıcaklarında yetmiş gün yaya olarak yürütülerek Göksun’a ulaşmıştır. Aziz İonnes Khrysostomos Göksun’a geldiğinde boş durmayarak imparatorluğun idari ve dini merkezi olan İstanbul’da bulunan yandaşlarına mektuplar yazmaya devam etmiştir. Onun burada geçirdiği sıradaki hayatı ayrıntılı olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu papazın Göksun’un ağır kış şartlarına dayanamayarak İstanbul’a başvurduğu ve başka bir yere gönderilmesini istediği görülmektedir. Bunun üzerine Karadeniz taraflarında yeni bir yere sürgüne gönderilirken yolda ölmüştür. Bu papazın Göksun’dan Afşin’e (Arabissus) kadar gittiği de bilinmektedir. Onun günümüze kadar ulaşan dini sohbetlerini Göksun’da yazdığı bilinmektedir. Bunlar Hristiyanlığın en önemli vaazları sayılmaktadır. 1835 yılında Anadolu’yu gezen Charles Texier eserinde bu konuya değinir, Bizans mahkemesi tarafından cezalandırılan papazların sürgün yeri kendi tabiriyle Küçük Armeniya’nın bir şehri olan Göksun idi. Texier eserinde bu olayı ve buna bağlı olarak Göksun’u şöyle anlatır;

    “Bu kasaba eski Kukusus (Cucusus’’tur. Bu şehir, ancak Bizanslıların zamanında tanınmıştır. Özellikle üç yıl burada kalan (404-407) Jean Chrysostome’un sürgün yeri olarak meşhurdur. Chrysostome, sürgün süresini İzmit’te geçirmek istediği halde Eudoxie (imparatoriçe) onu yaz sıcaklarında yetmiş gün yürütmek şartıyla bu Göksun’a gönderdi”.

    …Yokluğu başkentte (İstanbul) papaza duyulan büyük saygınlığı arttırdı ve bu yerlerde dolaşırken insan aklı pederlerinin en iğrenç eziyetlere karşın yüce görevlerini yerine getirdikleri büyük döneme gidiyor. Eğer imparatoriçe Eudoxie’nin kötülüğü hakkında bir fikir edinmek istenirse, bu Cucusus kasabasının ne olduğunu anlamak gerekir: yeşillikten tamamen yoksun killi dağlar ile çevrili alçak bir ova, herhangi bir otun bitemeyeceği killi bir tepe üzerine oturmuş küçük bir kasabadır. Tabloyu tamamlamak için yolculuk günlüğümüzden bir sayfayı buraya ayırıyoruz.

    Göksun’daki günlerimiz çok acı geçti. Ağaç gövdelerinden yapılmış kulubelerde, bataklıklarla çevrilmiş, toprağı yüzyıllardan beri birikmiş bir pislikler yığınıdır. Çevre bataklıklar kadar cıvık olan köyün çevresi dışına bir adım atamıyorduk. Gece vardık. (28 Haziran 1835) ve bir ağacın içinde ölmek üzere olan adamın yattığı bir kulübeden başka bize vereceği yoktu. Kulubenin bir köşesine adamın üzerinde yattığı döşek çekildi, etrafına ayrı bir daire oluşturacak biçimde hasırlar çevrelendi. Diğer köşede de bize yatak gibi bir şey serildi. Ama hastanın inlemelerinden gözümüze uyku girmiyordu; gece vakti, gidip ağayı uyandırması ve bize başka bir barınak bulması söylendi. Zavallı adam, arkasında çavuşu, bütün evleri yoklamaya başladı; fakat odaya üşüşmüş hiçbir ailenin bize verebileceği bir köşesi yoktu. Sonunda ağanın aklına sevindirecek bir fikir geldi. Sultan adına, bir kümesten kümes hayvanlarını ve koyunları çıkarttı ve kümesi bize bıraktı. Bu sırada, ailenin ocağında oturuyorduk; hemen hemen hepsi boğmacaya tutulmuş altı çocuğun üst üste yığıldığı tek bir göz vardı. Kızların en büyüğü, en genci kollarında sallıyordu; zekâ geriliği olan nine neredeyse çırılçıplak, bir halıya oturmuş, evine yabancıların yerleştiğini gördüğünü mırıldanıyordu. Sonunda kümesimizi teslim aldık. Yol arkadaşım çok yorgun olduğu ve atımız da olmadığı için Göksun’da kaldığımız iki günü yatakta geçirdi. İşte Aziz Crisostome’un ölümsüz dini sohbetlerini yazdığı yer. Onun Türkmen ailelerinden daha iyi bir durumda yaşamadığından emin olunabilir.

    Bu yörelerde gezgin yolcularının kaynaştıkları en büyük güçlük at bulmaktır. Atları olan aileler onları kolay kolay ödünç vermezler ve yayla değiştirirken yük hayvanı olarak öküz ve inek kullanırlar. Onların ayrıca öküzlerin çektiği birkaç tane arabası vardır. Yükler için kullanabilecekleri başka bir taşıma imkânı yoktur. İlerlerken ne kayalıklardan ne de yarıklardan çekinen bu arabaların hangi güç yolları aşabileceklerini görmek ilginçtir.

    Göksun köyü, ağaç kütüklerinden yapılmış kulübelerden oluşan, her tarafı bataklık, hüzünlü bir yerdir. Göksun’dan Maraş’a giden yol, bu gün ıssız olan, fakat orta çağda, çok sayıda kaleleriyle gelişmiş olan hayran olunacak bir memleketten geçer. Bu kalelerin çoğu, Ermeni liderleri tarafından yaptırılmıştır. Bunlardan Çinçin Kale adında Toros’un doğu yamacına yapılmış olanı, dikkat çekicidir. Burada Bohemond’un yönettiği Haçlı kuvvetleriyle Fransızların müttefiki Rupenliler prenslerinin anıları vardır.
  • İdarî Düzenleme
    Göksun, Bizans İmparatoru I. Justinianos döneminde (518-527) oluşturulan Ermenia tertiası denilen Yukarı Ceyhan bölgesinde bulunan bir şehir olarak görülmektedir. Bu sırada bölgeye yakın olan Arabissos (Afşin), Komana (Şar) aynı idari birimin içinde yönetilmekteydi. Bu dönemde Göksun önemli bir yerleşme merkezi olup daha çok doğudan göç eden monofizit inançlı Hıristiyanların yaşadığı bir bölgeydi. Bizans İmparatoru Maurikios (582-602) 591’de Göksun’un da içinde olduğu Ermenia tertiasını kaldırarak yeni bir idari bölüm oluşturdu. Anti Toroslar silsilesinde olan Göksun, Arabissos ve Komana şehirlerini, Malatya ve Harput’u içine alan Yukarı Fırat bölgesine bağladı.
  • Ermeni Katogikosluk Merkezi: Tavplur (Tayipli)
    Bu dönemler hakkında bilgi veren bir Ermeni kaynağı Simbat vakayinamesine göre, Bizanslılar Ermeni katalikosu Khacik’i İstanbul’a götürmüşlerdi. Bizans imparatoru Ermenilere baskı yaparak onları kendi mezheplerine sokmaya çalışıyordu. Bu arada 960’larda Türkler Anadolu’da ilerlerken Ermenilerde orta Anadolu’ya çekiliyorlardı. Ermeni kralı Gagik ile Atom, Apusahl ve diğer Ermeni ileri gelenleri Katolikos Khaçik’i Bizans’ın elinden kurtararak Göksun (Gogison) hudutlarında bulunan Tavplur’a getirdiler. 1060’larda olan bu hadiselerden sonra Ermenilerin Göksun bölgesinde toplanmaya başladıkları görülmektedir. Urfalı Mateos’un belirttiğine göre Bizans İmparatoru Ermenistan’da bulunan katogikosluk merkezini ele geçirip Ermenileri Ortodoks mezhebine girdirmek istiyordu. Bu amaçla yakalanıp İstanbul’a götürülen Khaçik burada üç yıl kalmıştı. İstanbul’dan kurtarılan Khaçik, Göksun’un güneybatısında yer alan Tavplur’a getirildi. Burası Ermenilerin katogikosluk merkezi haline dönüştürüldü. Tavplur; Fundalıklı tepe demektir. Hrant Andreasyan’ın Çahan mıntıkasında bir yer olarak tarif ettiği bu kasabanın Göksun’un Güneybatısında yer alan ve halen Tayipli diye anılan vadinin girişindeki eski bir yerleşim yeri olan Kulunçtaş’ın olması kuvvetle muhtemeldir. Burada bulunan iki mağara ve diğer harabeler göz önünde bulundurulduğu takdirde büyük bir kilise kalıntılarının olduğu görülmektedir. Acaba Ermeni katogikosluk merkezi burası mıydı? 

    Göksun uzun dönem Bizans hâkimiyet sahasında yer almıştır. 1071 Malazgirt Meydan muharebesinden itibaren Göksun’un içinde bulunduğu bölge hızla hâkimiyet değiştirmiştir.
  • Müslüman Araplar Dönemi
    637 tarihinde Müslüman Araplar Maraş’ı fethettiler. Bu tarihten itibaren Göksun bölgesine de İslam akınları başladı. Bu dönemlerle ilgili kaynaklar bilgi vermemekle birlikte Göksun bölgesi de Müslüman Araplar tarafından fethedilmiş olmalıdır. Müslüman Araplar Maraş’ın fethinden sonra Elbistan ve Göksun üzerinden Kayseri’ye kadar akınlarda bulundular. Bu dönemde Göksun’la ilgili bilgiler olmasa da bölgenin Müslüman Araplarla Bizanslılar arasında pek çok kez çatışmalara sahne olduğu bilinmektedir.

    Müslüman Arapların Anadolu’yu fethetmek için çıktıkları seferlerin bazıları Göksun üzerinden yapılmıştır. Araplar, Maraş toprakları üzerinden geçen üç yolu kullanarak Orta Anadolu’ya çıkmaktaydılar:) Bunlardan birincisi Maraş’ın doğusundan Adata (Hades)-Elbistan ve Arabissos (Afşin) yoluydu. Bu yol kullanılarak Kayseri, Sivas ve Malatya tarafına gidilebilirdi.) Diğeri ise daha kestirme ancak sarp olan Maraş- Göksun güzergâhıydı.) Ayrıca Göksun’a bir yol da Çukurova üzerinden çıkmaktaydı.) Misis, Anavarza, Sis üzerinden gelen bir yol Göksun’a ulaşmakta ve buradan da Sivas ve Malatya tarafına geçmekteydi.

    830-831’de Abbasi halifesi Me’mun (saltanatı 809-813) Bizanslılar üzerine sefer amacıyla Bağdat’tan hareket etti. Musul, Menbic, Misis yoluyla Tarsus’a geldi. Buradan Toros geçitlerini aşarak Anadolu içlerine girdi ve pek çok ganimet elde ederek geri döndü. Me’mun 831-832’de (H.216) tekrar Anadolu’ya sefere çıkıp birinci gittiği yoldan ilerleyerek Tuvana’a (Niğde sınırları içinde Kilisehisar-Kemerhisar) ulaşarak buraları ele geçirip şehri yeniden inşa edip içine Müslüman askerleri yerleştirdi. Halife seferine Kayseri-Göksun ve Maraş üzerinden devam ederek Tarsus’a geri döndü. Burada 833 yılında vefat etti ve oraya defnedildi.

    Abbasi halifesi Mu’tasım (saltanatı 813-817) zamanında Türk komutanlarından Afşin Bey, Babek isyanını bastırmıştı. Afşin’e yenilen Babek Bizans İmparatorluğu’na sığınmıştı. Onu takip ederek Anadolu’ya giren Afşin Bey, bu sırada Tarsus üzerinden Sis (Kozan), Haçin, Göksun ve Uzunyayla üzerinden Kayseri’yi kuşatan halifeye yar dıma gelmişti. Afşin Bey’in Bizanslıları arka arkaya mağlup ederek uğradığı yerlerin Meyyafarikin (Silvan), Malatya, Akçadağ, Elbistan, Hurman (Rumman) olduğu anlaşılmaktadır. Hurman üzerinden Tıl-Afşin’e uğrayan Afşin Bey’in, buradan Göksun ve Zamantı üzerinden geçerek Kayseri’ye ulaştığı tahmin edilmektedir. Tıl-Afşin köyünün adının Afşin Bey’den kaynaklandığı bilinmektedir.

    Tolunoğullarının Çukurova’ya sahip oldukları dönemde 877’de, bir Bizans ordusu I. Basilus komutasında Kayseri’den hareket ederek Zibatra (Doğanşehir) ve Samsat üzerinden geçerek Keysun (Besni yakınlarında tarihi bir şehir) ve Raban (Araban) yoluyla Maraş üzerine bir taarruz planlamıştı. Ancak Bizans ordusu Zamantı (Karmalas Suyu) nehrini geçerek Sarız ve Göksun’a varıp buradan Maraş’a yürümüştür. Maraş’a gelmeden önce Honigmann’ın ifadelerine göre bugün yeri belli olmayan Maraş ile Göksun arasında bulunması muhtemel Kallipolis, Padasia (Tekir çayı kenarında yerleşim yerleri olmalıdır) ve Torosların doğusundaki boğazlar üzerinden Maraş’a yürümüştür. İmparator Ceyhan nehrini (Pyramus) Zeytun hizasından geçtikten sonra bu nehir kenarındaki el-Kussuk boğazını aşarak Paradeisos nehrini geçmiştir. Bu nehir Maraş’ın yukarısında Ceyhan’a karışan Bertiz veya Pertus çayıdır. Daha önce de buradan ilerleyen Bizans ordusu Maraş ve el-Hades (Göynük) şehirlerini birkaç defa tahrip etmişti. Bunda da böyle olmuştur.

    Bizanslılar 881 ve 882’de Maraş ve Hades üzerine bir saldırı daha planlamışlardır. Bu sırada bölgeye doğudan Ermeniler de geliyor ve Bizans onları İslâm hudutlarına yerleştiriyordu. Böylece Sugûr’da durum Bizans’ın lehine değişiklik göstermekteydi. Bu sırada Bizans 100 bin kişilik bir güçle Sugûr bölgesini yeniden tehdit etmekteydi. Müslümanların üzerine yürüyen Bizans ordusuna dinî liderlerin komutanlık yaptıkları da görülmekteydi. Sugur’a yürüyen Bizans ordusunun sayısı zaman zaman 200 bine kadar ulaşmaktaydı. 881-882’de Bizanslıların Malatya tarafına saldırılarına karşı koymak üzere Maraş’ta bulunan Müslümanlar oraya gönderilmiştir.

    Musul’dan Halep’e kadar uzanan bölgeyi ele geçirerek devlet kuran Hamdâniler (905-1004) Sugûr bölgesini Bizans’a karşı koruma görevini de üslenmişlerdi. Bu devletin merkezi Musul olup ağabeyi Nasıruddevle Hasan adına Halep kolunu idare eden Seyfüddevle Ali b. Hamdân zamanında Bizanslılar ile Sugûr bölgesinin hâkimiyeti yüzünden çetin mücadeleler başladı. 944 yılından itibaren Halep’in kuzeyine doğru Bizans’ın elinde bulunan memleketleri ele geçirmeye başlayan Seyfüddevle, Hades ve Maraş’ı Bizanslılardan almıştı. Ancak kısa süre sonra 948’de Bizanslılar Hades’i alarak tahrip etmişlerdir. Arkasından da 949 yılında Maraş’ı işgal ettiler.

    Bizanslılar İslâmlar ülkesine yani Suriye’ye yaptıkları seferlerde daha çok Maraş ve Hades yanında bulunan geçitleri kullanmaktaydılar. Bu geçitlerden biri Göksun üzerinden Tekir çayı boyunca Zeytun’dan geçerek Maraş’a ulaşıyordu. Bu yol aynı zamanda Zeytun-Bertiz üzerinden Hades’e (Göynük) ulaşıyordu. Diğer bir yol ise Efsus-Elbistan ve Hades üzerinden Suriye’ye gidiyordu. Hamdanî hükümdarı Seyfüddevle ile Bizanslılar arasındaki çatışmalar daha çok bu geçitlerde cereyan etmiştir.

    940’lardan sonra Maraş bölgesini ele geçiren Hamdânilerin Göksun’da faaliyetleri oldu. Musul’dan Halep’e kadar uzanan bölgede 905-1004 tarihleri arasında hüküm süren Hamdânilerin Halep şubesi hükümdarlarından Seyfüddevle (saltanatı 945-967), Göksun üzerinden Sarız, Hurman, Kayseri ve Harşana’ya kadar seferler yaptı. Karşı saldırıya geçen Bizans İmparatoru Göksun üzerinden Tekir’e gelerek buradan Kısık üzerinden Ceyhan nehrini geçerek Hades şehri üzerine sefere çıkmıştır.

    Müslümanlar ile Bizanslılar arasında karşılıklı seferler neticesinde Bizans üstünlük kurarak 960’da yukarı Ceyhan bölgesi şehirlerinden olan Göksun bölgesini ele geçirdi. Böylece bölgede yeniden Bizans hâkimiyetini tesis etmiş oldu. Bundan sonra da bölgeye doğudan Ermeniler göç ettirildi.
  • Bölgede Ermeni Prensliği
    Ermeniler, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’da Bizans hâkimiyetinin hızla çökmesi üzerine güneye doğru göç ederek Fırat boylarında Toroslarda, Çukurova, Maraş ve Urfa bölgelerinde küçük prenslikler kurmaya başladılar.

    İmparator Romanos Diogenes (1068–1071)’in Doğu illerinin valiliğine tayin ettiği Ermeni asıllı komutan Philaretos, Maraş’ta bağımsızlığını ilan etti3. Yeni Bizans İmparatoru Mikhail Duka (1071-1078)’nın karışık hükümdarlık devresinde Malatya, Harput, Maraş, Andırın, Göksun, Elbistan, Araban, Tarsus, Anavarza, Misis, Antakya ve Urfa şehir ve kasabalarını ele geçirerek bir prenslik kurdu. Phileretos bir Ermeni feodal devleti kurma ve bütün Ermenileri temsil etme davası ile ortaya çıkmıştı. Hâkimiyet sürmek istediği bölgede bir Ermeni katogikosluk merkezi kurmak istiyordu. Bu amaçla Ermeni patriği Lorili II. Kevork’u yönetimi altına alıp istediği şekilde kullanmak istiyordu. Ancak bu patrik Phileretos’u sevmiyordu. Bu arada Ermeniler arasında ortaya çıkan katogikosluk konusundaki tartışmalardan II. Kevork, daha önce kendisini bu makama getiren II. Kirkor tarafından azledildi. O yukarıda bahsettiğimiz gibi Göksun’un Tavplur köyüne gelip yerleşmişti. Azledilmesi üzerinden kısa süre geçtikten sonra da ölmüştür. Kendisinin yöneteceği kukla bir patrik ortaya çıkarmak için harekete geçen Phileretos ise Hunili Sarkis adlı bir Ermeniyi 1076’da patriklik makamına getirdi. Ondan sonrada yerine Teotoros Alakhosig (1077-1090) Huni Patriği oldu. Burada bir Ermeni katogikosluk merkezi

    oluşturuldu. Göksun da buraya bağlandı. Ancak bölgenin kısa süre sonra Türkler tarafından fethi Ermenilerin burada oluşturmak istedikleri yönetimin sonu oldu.
  • Emir Buldacı’nın Fetihleri
    Anadolu Selçuklularının güney doğusunda bu Ermeni prensliğinin kurulması Selçukluların doğu ve güney münasebetlerini tehlikeye sokuyordu. Bu sebeple Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleymanşah’ın komutanlarından Emir Buldacı tarafından, 1085 tarihinde Ceyhan ırmağı yöreleri, Göksun, Afşin ve Elbistan şehir ve kaleleri fethedilip, Anadolu Selçuklu sınırlarına dâhil edilmiştir. Emir Buldacı daha sonra Maraş’ı da alarak bölgede bir Türk emirliği kurmuştur. 1096’da I. Kılıç Arslan’la birlikte Malatya’nın kuşatılmasına katılan bu Türk komutanı, 1097’de Haçlıların İznik’i kuşatması üzerine oraya gitmiş ve bir daha kendisinden haber alınamamıştır. Haçlıların gelişi ile Türkler bölgeyi terk edince, I.Haçlı Seferi’ne (1097) kadar Türkler’in elinde kalan Göksun ve civarı, 1097’de Hıristiyanların istilasına uğramıştır. Böylece Göksun bölgesinde Selçuklu Türklerinin birinci hâkimiyeti ancak 11 yıl sürebilmiştir.
  • I. Haçlı Seferi Sırasında Göksun
    1097’de Kudüs’e yürümek amacıyla Anadolu’ya geçen Haçlılar, Selçuklu ülkesinden geçerek 1097 yılı Ağustos ayının ortalarında Konya’ya gelmişlerdi. Bu sırada Türkler şehri terk ederek daha güvenli yerlere çekilmişlerdi. Haçlılar Ermeni ve Bizanslıların rehberliğinde ilerleyerek Ereğli’ye geldiler. Burada iki kola ayrıldılar: Bir kol Kilikya geçitlerinden Antakya’ya ilerlerken, diğer kol Kayseri-Sarız-Göksun-Maraş güzergâhından Antakya’ya ilerlemeyi uygun gördüler. Haçlıları Kayseri yolunda Emir Hasan ve Danişmendli Türkleri durdurmaya çalışsa da başarılı olamadılar. Haçlıların Kudüs’e gidecekleri en kısa yol Gülek Boğazı’ndan geçmekteydi. Ancak buranın sarp olması, Çukurova’nın Türklerin elinde bulunması ve sonbaharda buranın aşırı sıcakları sebebiyle Haçlılar kuzey yolunu tercih ettiler. Bu olumsuz şartlar Haçlıların Antakya’ya Kayseri-Maraş üzerinden ulaşan ve daha uzun olan yolu tercih etmelerine neden oldu. Bundan başka Türklerin Haçlıların önünden çekilmeleri Kayseri-Maraş yolunu onlara açmıştı. Ayrıca, Kayseri-Maraş üzerinden gidilecek olunursa yol Göksun -Maraş arası hariç, öbür güzergâha göre engebeli değildi. Yine bu yol üzerinde Haçlılara mani olacak fazla sayıda Türk askeri de bulunmuyordu. Bahsettiğimiz bu istikamet İstanbul ile Antakya arasında bağlantıyı sağlayan yoldu. Türk fethi öncesi Bizanslılar bu yolu daha güvenli olarak kullanırlardı. Ayrıca bu güzergâh üzeri kısmen Türkler tarafından fethedilse de Bizans’a bağlı vassal Ermeni sergerdelerinin elindeydi. Bu yerli Hıristiyanlar Haçlılara yiyecek yardımı yapabilirler ve kılavuzluk edebilirlerdi. Haçlılara rehberlik yapan Bizanslı kılavuzların itirazlarına rağmen Haçlılardan bir grup Çukurova’ya girdiler.

    10 Eylül’de Haçlı reislerinden Tangred ve Baudouin ayrı ayrı yollardan Toros geçitlerine doğru yürürken, ana ordu ileride Kudüs kralı olacak olan Godefro komutasında Kayseri’ye doğru yola çıkmıştı. Haçlılar yolları üzerinde bulunan Augustopolis köyü yakınında Hasan Bey’in birlikleriyle çarpışarak onu geriye doğru çekilmeye zorladılar. Haçlılar, Türklerin ikamet ettikleri kaleye hücum etmeyerek zaman kaybetmeden ilerlediler. Bir kaç köyü ele geçiren Haçlı ordusu buraları Symeon adında bir Ermeni’ye teslim ederek Bizans adına idare etmesini istediler. Eylül ayının sonuna doğru Haçlılar Kayseri’ye vardılar.

    Kayseri’den ilerleyen Haçlı ordusu Ermenilerin yaşadığı ve Danişmendli Türklerinin kuşatma altında tuttukları Komana (Placentia) şehrine yöneldiler. Danişmendli Türklerinin çekilmesi ile Komana’yı alan Haçlılar daha önce doğuya gelmiş olan ve Bizans imparatorunun hizmetine giren Provenceli bir şövalye olan Pierre d’Aulpps’u Tatikios’un tavsiyesi ile vali tayin ettiler. M. Halil Yinanç, Placentia olarak ismi geçen yerin Komana olmayıp Elbistan olduğunu ve Haçlıların Maraş’a gelmeden önce burayı işgal ettiklerini belirtir. Ona göre Pierre d’Aulpps’u Elbistan’a tayin eden Haçlılar burada bir prenslik kurmuşlardır. Ancak bu bilginin doğruluğunu kabul etmek mümkün değildir. Haçlılar Maraş’a gidecek en kısa yol olan Göksun üzerinden geçmişlerdir. Haçlıların Elbistan’ı işgal etmeleri daha sonra olmuştur.

    Haçlı ordusu Komana bölgesinden Maraş sınırına girerek bugünkü Yeşilkent (Yalak) kasabası üzerinden Göksun’a doğru ilerledi. Haçlı kaynaklarında Cocson ve Cosor gibi adlarla anılan Göksun’u Türkler terk etmişlerdi. Burada yaşayan Ermeniler Haçlıları dostça karşıladılar. Stefan Runıcman’ın anlatımıyla;

    Ermenilerin oturduğu parlak Kokson, bugünkü Göksun’de I. Haçlı ordusu 3 gün kalmış, ahali dostça davranmış, haçlılar seyahatlerinin bundan sonraki ve dağlar üzerinden geçecek kısmı için bol bol yiyecek maddesi satın alma imkânı bulmuşlardır.

    Üç gün Göksun’da kalan Haçlılar Ermeniler tarafından ağırlanmışlar ve istirahat ederek hastalarını tedavi etme imkânı bulmuşlardır. Haçlılar, burada Ermenilerden Maraş’a kadar gidecekleri yiyecek ve erzak satın aldılar. Bugün bile geçilmesi zor yollardan biri sayılan ve yaklaşık 100 kilometreyi bulan Göksun-Maraş arasını kat etmek için hareket eden Haçlı ordusunu büyük engeller bekliyordu. Onların, bir yandan engebeli araziyle diğer yandan da bölgede üslenen Türklerle mücadele etmeleri gerekiyordu.

    Haçlılar Göksun’da iken Danişmendlileri takip eden Bohemund’un orduda bulunmadığı bir sırada, Raymond de Toulouse, Türklerin Antakya’yı terk ettiğine dair yanlış bir istihbarat almış ve adamlarına dahi danışmadan şehri teslim almak için 500 kişilik bir şövalye grubunu Pierre de Castillon komutasında göndermişti. Haçlı grubu Antakya’ya doğru hızla ilerleyerek Asi nehri yakınında Pavlikyan mezhebi ne bağlı sapık inançlı insanların yaşadığı bir kaleye vardıklarında haberin yanlış olduğunu öğrendiler. Hatta Türklerin büyük kuvvetlerle Antakya şehrini tahkim etmeye çalıştıklarını görmüşlerdi. Pierre de Castillon orduya geri dönerken onun maiyetinde olan Pierre de Roaix, bir kaç kişi ile Türklerle çarpışarak Halep tarafında Russia vadisinde bir kaç müstahkem mevki ve köyü ele geçirdi. Bu bölgede oturan Ermeniler, Haçlıları sevinçle karşılamışlar ve onlara yardım etmişlerdir. Raymond de Toulouse’nin bu acele hareketi onun Antakya üzerinde hâkimiyet kurma arzusundan kaynaklanıyordu. Çünkü Haçlı liderleri Ortadoğu’da ele geçirecekleri yerleri kendi kafalarında bölüşmüşlerdi. Fakat bu durum aralarında anlaşmazlığa neden olmuş ve Bohemund orduya döndüğünde, durumu öğrenince kuşkulanmıştır. Çünkü Baudouin, Behomound ve Tangred gibi kontlar kendi devletlerini kurma peşindeydiler.

    Göksun-Maraş arası Haçlıların şimdiye kadar karşılaştıkları en zor yoldu. Haçlılar yola çıktıktan bu yana bu kadar sarp sağlardan geçmemişlerdi. Yol çok kötüydü. Bu yüzden Göksun ile Maraş arasındaki bu sarp dağlara “Şeytan dağları”, bu yola da “Felaket yolu” adını vermişlerdi.

    Haçlıların buradan geçişini tasvir eden Haçlı kaynaklarından alıntı yapan Steven Runciman şu bilgileri aktarmaktadır: Göksun’dan itibaren başlayan haçlı ordusunun önüne çıkan yolların en çetini idi. Artık Ekim ayı başında bulunuluyordu. Sonbahar yağmurları başlamıştı. Anti-Torosları kesen yol çok kötü durumdaydı.

    Yol kilometrelerce, dik bayırlıklara tırmanan ve derin uçurumlar yanından geçen çamurlu bir patikadan ibaretti. Atlar birbiri ardında uçuruma uçuyordu; birbirine bağlı yük hayvanlarından müteşekkil diziler olduğu gibi derinliklere gömülüyordu. Hiç kimse ata binmeye cesaret edemiyordu. Teçhizatlarının ağırlığı altında inleye sıklaya yaya sürüklenen şövalyeler silahlarını daha hafif mücehhez olanlara satmaya çalışıyor, çoğu zaman da bîtap düşerek bunları fırlatıp atıyorlardı. Bu dağlar üzerine sanki bir lanet çöreklenmiş gibiydi. Dağlar haçlılara Türklerin verdirdiği kayıplardan çok daha fazlasına mal oldular. Ordu nihayet geniş bir nefes alarak Maraş etrafındaki ovaya vardı.

    Haçlılar, Göksun’dan Taşoluk, Değirmendere, Çinçin Boğazı, Kumarlı, Çukurhisar, Fırnız yolunu takip ederek Maraş’a ulaşmışlardı. Haçlılar Maraş ovasını görünce rahatladılar ve sevindiler. Çünkü onlar Göksun-Maraş arasında büyük sıkıntılara göğüs germişlerdi. Maraş yakınında Hıristiyan köylüler tarafından karşılanan Haçlı ordusu moral buldu. Gesta Francorum’un yazarı, köylülerin Haçlılara bol miktarda mal getirdiklerini, böylece fazla miktarda erzak sahibi olduklarını, mutlu olduklarını ve burada ordudan ayrılan ileride Antakya kontu olacak olan Bohemond’u beklediklerini yazmaktadır. Haçlılar Maraş’ta birkaç gün dinlendiler. Maraş, o sırada daha önce Bizans’a tabi Thatul adında bir Ermeninin idaresine girmişti. Ordudan ayrı şekilde hareket eden Bohemund, Maraş’ta Haçlı ordusuna katıldı. Baudouin de bu sırada hasta olduğunu öğrendiği karısı ve çocuklarını görmek üzere Maraş’a geldi. Ancak o gelmeden önce karısı Godvere ve küçük çocukları ölmüştü. Maraş’a ulaşan Baudouin karşılaştığı manzara karşısında doğuya doğru hareket etme kararını verdi. Bu arada Haçlı ordusu 15 Ekim 1097 yılında Maraş’tan hareket ederek Antakya’ya doğru yol almaya başladı. Maraş Türkoğlu-Nurdağı-Islâhiye-Hassa ve Kırıkhan istikametindeki Amik çukurunu takip ederek ilerleyen Haçlı ordusu 20 Ekim’de Demirköprü’ye ulaşmış ve Antakya’ya varmak için geride üç saat sürecek yolları kalmıştı.
  • Maraş ve Çevresinde Kısa Süren Haçlı İdaresi
    Haçlıların Maraş’taki idaresi 1149’a kadar sürmüştür. Haçlılar ve Bizans arasındaki antlaşmaya göre, 1098 yılında bölge yeniden Bizans’a teslim edilmiştir. Komana ve Göksun’da haçlılar işgal ettikleri yerleri evvelce kararlaştırmış olduğu gibi İmparatorun temsilcisi olan Tatikios’a teslim etmişlerdir. Ermeni asıllı Bizans valileri idaresinde Maraş’a yerleşen Ermeniler, bir süre sonra Adıyaman ve Rumkale şehirlerini ele geçirmişlerdir. Maraş’ın kuzeyindeki Elbistan, Afşin ve Göksun ise kısa bir Türk hâkimiyetini müteakip, 1103’de yeniden Haçlıların idaresine geçmiştir.

    Maraş’taki Haçlı idaresi döneminde şehre bir yandan Dânişmendliler diğer yandan da Selçuklular seferler düzenlediler. Ayrıca Kilikya Ermenileri de Maraş’ı Haçlılardan almak için saldırılar yapmaktan geri kalmadılar. 1105 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı I.Kılıçarslan tarafından Afşin, Elbistan ve Göksun yeniden fethedilerek Vezir Ziyaeddin Muhammed’e ikta edilmiştir. Ancak iki yıl sonra (1107) I.Kılıçarslan’ın ölümü ile bölge yeniden Haçlıların eline geçmiş, burada bir senyörlük kurmuşlardır.

    1130’da Danişmendli Emir Gazi, Antakya Haçlı prenskepi II. Bohemond’u Ermeni baronu Leon ile birlikte Anavarza yakınlarında yenerek onu öldürttü. Bundan sonra Danişmendli Türkleri Göksun’un batısında bulunan Yağbasan bölgesine yerleştiler. Dânişmendli Emir Gazi’den sonra yerine geçen oğlu Melik Muhammed, 1136’dan 1138’e kadar devam eden seferlerinde Maraş tarafını Haçlılardan aldığı gibi Keysun, Elbistan, Geben vesaire şehirleri de ele geçirdi. Ancak Bizans İmparatoru’nun Haçlılara verdiği destekle, bir süre sonra Melik Muhammed bölgeden geri çekilmek zorunda kalmış, bölge tekrar onların eline geçmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı I.Mesut, Danişmendli Melik Muhammed’in ölümüyle, Anadolu’da üstünlüğü yeniden kurmuştur. 1144’te Elbistan, 1149’da Maraş, Göksun, Besni, Ayıntab ve Dülük şehirleri, I.Mesut tarafından Anadolu Selçuklu topraklarına katılmış, Haçlı hâkimiyetine bölgede son verilmiştir. Sultan Mesut, bölgenin idaresini Maraş merkez olmak üzere oğlu Kılıçarslan’a vermiştir.
  • Bölgede Selçuklu Hâkimiyetinin Yeniden Tesisi: Göksun’da Selçuklular ve Ermeniler
    I.Mesut’un ölümüyle 1155’te tahta çıkan II.Kılıçarslan, ilk yıllarında taht iddiasında bulunan kardeşlerinin isyanı ile uğraşmıştır. Bu iç karışıklık döneminde Selçuklu vassalı olan Ermeni Prensi Toros’un kardeşi Stefan, Selçuklu şehirlerinden Maraş ve Göksun’u ele geçirmiştir. II. Kılıçarslan, Ermeni Stefan’ın üzerine yürümüş, Maraş ve Göksun’u tekrar almıştır. Şehirden sürülenleri getirtip, mal ve mülklerine kavuşturmuştur.

    1180’lerden sonra Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan, Maraş, Göksun ve Afşin’i içine alan bir Uç beyliği oluşturarak başına da komutanlarından Emir Hüsameddin Hasan’ı getirdi. Maraş merkez olmak üzere kurulan bu uç beyliği 1258’de bölgenin Ermeniler tarafından işgal edilmesine kadar devam etti. Bu dönem içinde Kilikya Ermenileri zaman zaman Göksun taraflarına saldırılarda bulundular. Bu sırada Çukurova bölgesinde Andırın’ı da içine alan Kilikya Ermeni Prensliği bulunuyordu. Bu prensliği Selçuklular kendilerine bağlamışlardı.

    Bu dönemde II.Kılıçarslan ile Selçuklu şehirlerine saldıran Musul Atabeyi Nurettin Mahmud Zengi arasında uzun süren bir mücadele dönemi başlamıştır. 1173-1174 tarihlerinde Göksun, Nurettin Mahmud Zengi’nin eline geçmiştir. Nurettin Mahmud Zengi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Melik Sahih ile II. Kılıçarslan arasında bir antlaşma yapılmış ve Göksun tekrar Selçuklu sultanına bağlanmıştır.

    1204’de Sultan II. Rükneddin Süleymanşah’ın ölümü ve yerine çocuk yaşta bulunan oğlu III. Kılıçarslan’ın geçmesi üzerine Kilikya Ermeni Prensi II. Leon, isyan ederek Andırın üzerinden Göksun’a saldırdı. Ermeniler 1205’te Göksun’u ve buraya yakın bazı yerleri işgal ederek Elbistan’a kadar ilerleyip Türkleri esir edip mallarını yağmalamışlardı. II. Leon’un saldırılarına cevap vermek üzere Selçuklular harekete geçmişlerdi. Bunun üzerine Ermeniler Göksun’u terk ederek ganimetlerle Kilikya’ya çekildiler.

    Ermenilerin Selçuklu topraklarına saldırıları bir türlü hız kesmiyordu. Bu saldırılar Anadolu ve Suriye şehirleri arasındaki ticaret yollarının güvenliğini sarsmıştı. II. Leon 1207-1208’de Göksun üzerinden Elbistan’a kadar ulaşmış, şehri kuşatmış fakat alamamıştı. Ancak bölgede önemli ölçüde tahribat ve yağmada bulunmuştu.

    Kilikya Ermenilerinin Göksun ve Elbistan’daki tahribatları, arkasından da Maraş’ı yağmalayıp Haleb’e kadar inmeleri sebebiyle Selçukluların Ermeniler üzerine bir sefer yapmaları zaruri hale gelmişti. I. Gıyâseddin Keyhüsrev, onlara ağır bir darbe indirmek niyetindeydi. Bu amaçla Ermenileri iki ateş arasında bırakmak için Halep Eyyûbî hükümdarı ile anlaştı. Ermenilerin üzerine yürüyen Selçuklu ve Eyyûbî kuvvetleri Maraş ile Göksun arasında bulunan başta Pertus kalesi olmak üzere birçok yeri aldığı gibi bu kalenin senyörü olan Ermeni prensin oğlu Gregorie de esir edildi. Bilhassa dağlık bölgede bulunan Pertus kalesinin alınması Ermenilerin morallerini bozdu. Bu arada kış ayları yaklaştığından dolayı sultan ertesi yıl yeniden sefer yapmak kaydıyla geri dönmüştü. Ermeni Prensi Leon ise barış istemek zorunda kalmıştı. I.Gıyâseddin Keyhüsrev, Müslüman esirlerin serbest bırakılması, tazminat ödenmesi ve Halep sınırlarına bir daha tecavüz edilmemesi şartıyla barışı kabul etmişti. Bundan sonra Ermeni prensi Selçuklu sultanına tabi olarak onun adına sikkeler kestirmiştir. Ermenilerden alınan Pertus kalesi de Nusretüddin Hasan Bey’e tevcih edilmiştir.

    Selçuklu sultanı I. İzzeddin Keykâvus (1211-1220) Kayseri’de bulunduğu sırada 1216’da Ermenilerin üzerine yürümeye karar vermiş, Maraş Uç Beyliği emiri Nusretüddin Hasan Bey de bu sefere iştirak etmiştir. Selçuklu kuvvetleri sefer hazırlıklarını Yabanlu Ovası’nda yaptıktan sonra Ermeni sınırını Kösidere7 ve Gökerin üzerinden geçerek Göksun’a1 uğrayıp buradan geçerek Çinçin2 kalesini kuşattı. Mancınıklar kurularak kalenin sur ve içine taşlar fırlatıldı. Çaresiz kalan kale halkı sultanın teslim teklifine üç günlük mühlet isteyerek cevapladılar. Eğer bu sürede II.Leon’dan yardım gelmezse hiçbir şart ileri sürmeden teslim olacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine sultan kaleye taş atan mancınıkların durdurulmasını istedi. Kale halkı Ermeni prensine başvurmuş, o ise kendi başının çaresine düştüğü için yardıma gelemeyeceğini ve ne yapacaklarsa serbest olduklarını bildirmiştir. Bu durum üzerine Çinçin halkı sultana haber göndererek canlarına, aile ve çocuklarına dokunulmaması şartıyla kaleyi teslim edeceklerini belirttiler. Sultan Çinçin kalesinin emânla teslim edildiğine dair bir ferman hazırlattı. Kalenin ileri gelenlerine gönderilen bu ferman üzerine onlar huzura geldiler. Bu arada kalenin kapıları açıldı ve Selçuklu sancağı kale burçlarına asılarak dalgalandırıldı. Divan naibleri kaleye çıkarak ele geçirilen silah, zahire ve diğer eşyaların durumuna bakarak ihtiyaç olduğu kadar aldılar. Kaleye muhafızlar ve kale komutanı konulduktan sonra fetih tamamlanmış oldu. Bu sefer sırasında Selçuklu kuvvetleri Geben ve Haçin kalesini de fethettiler.

    Süryani Mihail’in vekayinamesini istinsah eden bir müellif 1218’de I. İzzeddin Keykavus’un Ermeni prensi II. Leon’un memleketine yürüdüğünü belirtmektedir. Buna göre Selçuklu ordusu Kogison (Gogison) Ermeni şehrine gelip buradan Geben kalesini kuşatmıştır. Burada günlerce yapılan muharebelere rağmen bu kale zapt edilemedi. Ancak yapılan çarpışmalarda Ermeniler ağır bir yenilgiye uğratıldı ve aynı gün ileri gelenleri de esir edildi.

    I. Alaeddin Keykubat (1220-1237) 1225 tarihinde Kilikya Ermenilerinin Suriye-Anadolu kervan yollarını tehdit etmeleri ve Müslüman tüccarlara saldırmaları üzerine Selçuklu ordusunu iki koldan saldırıya geçirmiştir. Bir kol Silifke üzerinden hareket ederken bir kol da Maraş tarafından Ceyhan nehri vadisinden Kilikya’ya hareket etti. Göksun üzerinden geçen Selçuklu ordusu daha önce I. İzzeddin Keykâvus’un fethettiği Çinçin kalesini yeniden aldı. Geben ve Göksun arasında bulunan Çinçin’in önemli bir kale olduğu anlaşılmaktadır. İbn Bibi eserinde bu kalenin fethini manzum bir şekilde yazıya dökmüştür. Burası o kadar önemli bir yerdi ki müellif fethini öven uzun bir şiir yazmıştır. Böylece Çinçin kalesi yeniden alınmış ve birçok yer de Selçuklular tarafından fethedilmiştir. Maraş emirinin kuvvetleri de bu sefere daha öncekilerde olduğu gibi katılmıştır.
  • Baba İshak İsyanının Etkileri
    1240’da Maraş, Antep ve Adıyaman taraflarında etkili olan Baba İshak ayaklanması Elbistan ve Göksun tarafında da etkili oldu. Babai isyanına Maraş ve çevresinde bulunan Türkmen cemaatleri de katılmıştır. Bu isyana destek olmayan Hacı Bektaş Veli’nin Göksun ve Elbistan taraflarında bir müddet bulunduğu bilinmektedir. Sivas, Tokat ve Amasya’ya kadar sıçrayan bu isyan Selçuklu Devleti’ni hayli yıpratmış, bunu fırsat bilen Moğollar 1243 yılında Selçukluları ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bunun üzerine Elbistan tarafında yaşayan Ağaçeri Türkmenleri bölgede büyük bir isyan başlatarak, şehirleri basmaya, köyleri soymaya ve kervanları vurmaya giriştiler. Göksun bölgesinden geçen tarihi yolları vurdular. Böylece Maraş ve çevresinde emniyetin yok olmasıyla can ve mal güvenliği tehlikeye düşmüştür.

    Sultan II. Keykavus, Moğollara yenilmesinden sonra tahtı kardeşi Kılıçarslan’a bırakmış, Keykavus’un veziri Ali Bahadır Ağaçeriler üzerine gönderilerek isyan bastırılmış, reisleri Cuti Bey yakalanmış, Maraş ve Elbistan havalisinde asayiş tekrar sağlanmıştır.
  • Moğolların Göksun’u İşgali
    1256’dan itibaren Göksun Moğolların işgaline uğramıştır. Moğollarla işbirliği yapan Kilikya Ermenileri 1258’de Maraş’la birlikte Göksun’u da işgal etmişlerdir. Ermenilerin işgali sırasında Göksun’da bir Ermeni piskoposluk merkezi de bulunuyordu. Bundan sonra bölgede Ermenilerle Türkler arasında mücadele başladı. 1266 yılında Sultan Baybars, Kilikya Ermeniler üzerine yürüyünce Ermeni prensi Hetum, korkusundan ordusunu veliaht oğlu Levon ile Toros’un kumandasına vererek Sis (Kozan)’i terketmiş, Göksun’a gelmiştir. Burada Moğollarla buluşan Hetum, Elbistan ve Göksun arasında bulunan Moğolların yanına gitmiş, Ermeni liderinin askerleri arasında çıkan ihtilaftan habersiz günlerce orada kalmış ve Moğol reislerini kendine yardıma gelmeğe ikna ettikten sonra, onlardan önce Kilikya’ya doğru hareket etmişti.
  • Memluklular Dönemi (1298-1337)
    1250 yılında Mısır’da bir Türk devleti kuran Memluklular, Anadolu’yu işgal eden Moğollar ve onların işbirlikçisi Ermenilere karşı seferler düzenlediler. Bu seferler sırasında Göksun çatışma alanı içinde kalmıştı.

    1277 yılında Moğol ve Ermeni kuvvetlerini Afşin’in Huni (Arıtaş) ovasında ağır bir yenilgiye uğratan Memluk Sultanı Baybars Kayseri’ye kadar ilerlemesine rağmen tekrar Suriye’ye dönmüştür. 1298’de Memluklular Maraş bölgesini fethettiler, bir süre sonra da Göksun’u aldılar. Bölgeye Türkmenler yerleştirildi. Göksun kışın Maraş’tan Antakya’ya doğru uzanan Amik ovasında kışlayan ve yazın Göksun yaylalarına çıkan Türkmenlerin yurdu haline geldi.

    Memluk ordusu Kilikya’ya girdiğinde burayı terk eden ve Elbistan ve Göksun taraflarına giden I.Hetum, daha sonra Akantz manastırının olduğu dağlık bölgeye gelmiş ve Memluk ordusunun bölgeyi terk etmesini beklemeye başlamıştı. O, Memlukların ülkelerine dönmelerinden sonra ileri gelen Ermeni baronlarıyla toplantılar yaparak esir kurtarma yolları aramaya başladı. Aynı zamanda uğranılan hezimetten dolayı Ermeniler arasında büyük bir üzüntü vardı. Başta I.Hetum’un bir oğlu ve kardeşi olmak üzere birçok Ermeni ileri geleni öldürülmüş, bölgedeki on iki Ermeni baronluğu ortadan kaldırılmış ve 40.000 Ermeni tutsak alınarak Suriye ve Mısır’a doğru götürülmüştü.
  • Dulkadir Beyliği Dönemi (1337-1522)
    Maraş, Dulkadir Beyliği’nin kuruluşuna kadar Memlukluların Halep Valilerine bağlı Türkmen beyleri tarafından idare edilmiştir. 1335 yılında İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır’ın ölümünü müteakip Anadolu’da İlhanlı hâkimiyetinin çökmesiyle Elbistan ve Maraş havalisine Dulkadir Türkmenleri hâkim olmuştur.

    Göksun ve çevresi Dulkadirlilerin en önemli topraklarıydı. Bu bölge beyliğin, Çukurova, Kayseri ve Maraş ile irtibatını sağlamaktaydı. Bundan dolayı daha Karaca Bey’in 1337’de Elbistan’da Dulkadir beyliğini kurmasından kısa süre sonra Göksun onun eline geçmişti. Göksun bölgesi Dulkadir Türkmenlerinin Kilikya Ermenilerinin üzerine saldırdıkları güzergâhta bulunmaktaydı. Göksun’un güneybatı kısmını oluşturan Andırın, Kadirli, Saimbeyli ve Kozan gibi yerler Kilikya Ermeni Baronluğunun kontrolüne girmişti.

    1346 yılının Ocak ayında Karaca Bey, daha önce aralarında yaptıkları anlaşmayı bozmalarından dolayı, Göksun üzerinden ilerleyerek buraya 30 kilometre kadar uzaklıkta ve Ermenilerin elinde bulunan Geben1 kalesini bir baskın düzenleyerek ele geçirdi. Bu kale Ermeniler için stratejik açıdan önemli idi. Çünkü Geben üzerinden Göksun ve Kayseri’ye geçen bir yol ticari ve askeri açıdan önemliydi. Burayı kurtarmaya gelen Ermeni Prensi III. Konstantin, Dulkadirli Türkmenleri tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldığı gibi Geben’de yaşayan Ermeni ileri gelenlerinden birçokları da öldürüldü. Dulkadirlilerin Geben’i fethetmeleri Memluk ülkesinde de sevinç uyandırmış ve Arap şairleri onların lideri Karaca Bey’i metheden şiirler yazmışlardır. Ancak Karaca Bey bu başarısından dolayı kibirlenerek Memluklulara kafa tutmuş ve bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu yüzden de onlarla kendi ölümü ile sonuçlanacak mücadelelere girişmişti.2 Bu arada Dulkadirlilerin Memluklularla bozuşmalarından istifade eden Ermeniler, Geben Kalesi’ni tekrar almışlardır.

    Tarihi kayıtlarda açıkça belirtilmese de Göksun ve Geben bölgesinin Dulkadirlilerle Ermeniler arasında sürekli el değiştirdiğini tahmin etmekteyiz. Beyliğin kuruluş döneminde iki taraf arasında el değiştiren Göksun 1375’te Kilikya Ermeni Prensliğinin ortadan kaldırılmasından sonra kesin olarak Dulkadirlilerin eline geçmiştir. Bu tarihte Ermenilerin elinde olan Geben kalesi Memluk kuvvetleri tarafından fethedilerek Kilikya Ermeni baronluğuna son verilmişti.

    Göksun, bölgede 178 yıl hâkimiyet süren Dulkadiroğulları Beyliği’nin (1337-1515) hâkimiyetinde kalmıştır. Göksun ve çevresi Dulkadirli Beyliği döneminde Dulkadirli-Memluk, Dulkadirli-Safevi ve Dulkadirli-Osmanlı mücadelesine sahne olmuştur. Göksun bölgesi Dulkadir Beyliği döneminde daha çok savaş alanı olmasından dolayı sıklıkla geçmektedir. Beyliğin kaderini belirleyen ve Göksun civarında geçen dört savaş vuku bulmuştur. Şöyle ki;

    1) Dulkadir Beylerinden Sevli Bey’in babası Halil’in ölümünü fırsat bilen Memluk Sultanı Berkuk, beyliğin topraklarını ele geçirmek istiyordu. Zaten Dulkadir ailesinin birçok ferdi Kahire’de tutuklu bulunmaktaydı. Memluk sultanı, Sevli Sey’i ele geçirmek amacıyla Hama ve Humus kuvvetlerinden teşekkül eden bir orduyu Elbistan’a doğru göndermişti. Bu sırada Dulkadir Bey’i Sevli, Göksun’da bulunmaktaydı. 1387 yılında buraya yürüyen Memluk ordusunu Göksun ovasında karşılayan Sevli Bey onları ağır bir yenilgiye uğrattı. Memluklar bu çarpışmada ağır zayiat verdiler. Başta Hama valisi Sudun Alayî ile Besni valisi Sudun olmak üzere ordusunu Şam bölgesi komutanlarından on yedisine Göksun toprakları mezar oldu. Bu başarı üzerine Berkuk, Sevli Bey’e rakip olarak Kahire’de tutuklu bulunan kardeşleri İbrahim ve Osman’ı Sevli Bey’le mücadele etmeleri için serbest bıraktı.

    2) 1467’de Göksun yakınlarındaki Turnadağı eteklerinde Memluklularla cereyan eden savaşı yine Dulkadir beylerinden Şehsuvar Bey kazanmıştır.

    3) Bölge Safevi Hükümdarı Şah İsmail’in saldırılarına maruz kalmış ve 1507’deki mücadele Göksun mevkiinde cereyan etmiştir. 1507’de Dulkadir Beyliği üzerine yürüyen Şah İsmail, Elbistan, Afşin ve Göksun bölgesini yağma ve tahrip etmiştir. Şah İsmail’e karşı koyamayacağını anlayan Alâüddevle Bey, Göksun üzerinden Andırın tarafında Turnadağı’na çekilmiştir. Andırın dağları Dulkadir beylerinin hep sığınak yeri olmuştur. Turnadağı da en önemli sığınak yerlerinden biriydi. Göksun’dan geçerek Andırın tarafına yürüyen Şah İsmail, Turnadağı eteklerine ordugâhını kurarak Alâüddevle’yi burada muhasara altına almıştır. Ancak bölge engebeli ve kayalık olduğundan Şah’ın ordusu burada başarılı olamamıştır. Dulkadirliler ise hem bölgeyi iyi biliyorlar hem de engebeli arazide hareket etmeye alışıklardı. Alâüddevle’yi bir meydan muharebesine razı edemeyen Şah İsmail onun kaçmasından dolayı ona

    “Ala dana” adını takarak Turnadağı bölgesinden çekilerek Dulkadir ülkesini yağmalamaya ve tahribe kalkışmıştır. Göksun üzerinden Elbistan’a hareket eden Safevi ordusu önlerine gelen insanları öldürüp, etrafı yağmalayıp, tahrip etmiş, Göksun da onun tahribatından kurtulamamıştır. Alâüddevle Bey, Memluklulardan ve Osmanlılardan yardım istemiş, istediği yardımı II. Bayezid göndermiştir. Vezir Yahya Paşa ve Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa ile orduyu yola çıkarmış, ordunun Ankara’dan Kayseri’ye doğru yürüdüğünü duyan Şah İsmail kuvvetleri, ağırlıklarını bırakarak kaçmıştır. Bu bölgede, başta Elbistan ve Maraş olmak üzere Göksun ve Afşin gibi yerlerde yaşayan Türkmenlerden bir kısmı Şah İsmail’e iltihak ederek onunla birlikte İran’a çekilmişlerdir.

    Bu sırada Alâüddevle Bey, 1507 yılında beyliğin merkezi Elbistan’ın Şah İsmail tarafından tahrip edilmesinden sonra Maraş’ı merkez edinmiştir.

    4) Nihayet Osmanlı Sultanı Yavuz’un, Dulkadir Beyliği’ni ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan seferi sırasında iki taraf arasında meydana gelen çarpışmalar da Göksun ve çevresinde yapılmıştır. 1515 yılının 13 Haziranında Alâüddevle Bey ile Yavuz Sultan Selim’in sadrazamı Sinan Paşa arasında Turnadağı’nda vuku bulan savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasıyla Dulkadir Beyliği yıkılmış ve Göksun’un da içinde bulunduğu bütün Dulkadir Beyliği toprakları Osmanlılara geçmiştir.
  • Bölgede Osmanlı Hâkimiyetinin Tesisi
    Dulkadir Beyliği dönemin büyük devletlerinden Osmanlı, Safevi ve Memluklular arasında kalmış küçük bir beylik idi. Bu üç devletin nüfuz alanına giriyor, bu sebeple her biri Dulkadir Beyliği üzerinde hâkimiyet kurmak istiyordu. Osmanlı-Dulkadir Beyliği münasebetleri uzunca süre dostça sürdü, hısımlık bağı oluştu. Dulkadir Beyi Süleyman Bey, kızı Mükereme Hatun’ı Fatih Sultan Mehmet ile evlendirdi. Dulkadir Beyliği’nin son hükümdarı Alâüddevle Bey de kızı Ayşe Hatun’u II. Bayezid ile evlendirmiş idi. Yavuz Sultan Selim, Alâüddevle Bey’in torunu idi.

    Dulkadir beyleri bazen Osmanlı’nın baskısı ile bazen de Memlukluların baskısı ile iş başına geliyorlardı. 1479’da Osmanlıların yardımı ile beylik makamına gelen Alâüddevle uzun bir idare dönemi geçirdi. Yukarıda saydığımız üç büyük devlet arasında bir denge politikası güdüyordu. Osmanlı vakanüvislerinin neredeyse tamamı Alâüddevle Bey’in yürüttüğü denge politikasını hep iki yüzlülük olarak değerlendirmişlerdir.

    Zamanla Osmanlı muhalifi bir siyaset izleyen Alâüddevle Bey, torunu Yavuz’un tahta çıkışını tebrik etmemiş, Şah İsmail ile birlikte hareket ettiğinden şüpheye düşülmüştü.

    Aslında Alâüddevle Bey, yeğeni Şehsuvar oğlu Ali Bey’i Yavuz’un himaye etmesine içerliyordu. Yavuz Sultan Selim, dedesi Alâüddevle Bey’in gerçek niyetini anlamak için bir elçi göndererek onu Kızılbaş Seferi’ne (Çaldıran Seferi ) davet etti. Bu teklifi Alâüddevle Bey “doksanlık bir pîr-i fânî” olduğunu bahane ederek kabul etmedi. Casusların verdiği bilgilere göre Alâüddevle Bey, Şah İsmail ile münasebetlerini daha da geliştirdi. Osmanlılara karşı üçlü ittifaktan (Dulkadir-Safevi-Memluk) şüpheleniliyordu.

    Dahası, Alâüddevle Bey, ülkesi üzerindeki muhtemel amaçlarını dikkate alarak Osmanlıların bir zafer kazanmasını da istemiyordu. Bu saikle, Osmanlı ordusunun savaşmak üzere İran sınırını geçtiği sırada, beyliğine civar olan Osmanlı köy ve kasabalarına tecavüz etti. Osmanlı levazımcılarına ülkesinde yiyecek ve hayvan yemi satışını yasakladı. Osmanlı artçı birliklerini, ordunun iâşe ve mühimmatını yağmalatmaktan çekinmedi. Bu tür davranışları devam etti. Çaldıran Seferi’nden dönen ve erzak sağlamak üzere Dulkadir topraklarına giren Osmanlı görevli memurlarına da iyi muamele etmedi.

    Yavuz’un müdahalesi muhtemel görülen bu ittifakı engelleyecektir. Çaldıran zaferini kazanan Yavuz Sultan Selim, Tebriz’den dönüşünde Dulkadir Beyliği’ni ortadan kaldırmak için harekete geçti. Yavuz, Çaldıran Seferi’nden Amasya’ya döndüğü vakit Dulkadir beylerinden olup Memluklular tarafından Kahire’de idam edilen ve Alâüddevle’nin kardeşi Şehsuvar Bey’in oğlu Ali Bey’i Kayseri Sancak Beyliği’ne tayin etti. Dulkadir toprakları alındığı takdirde kendisine verileceği söylendi. Yavuz, Şehsuvar oğlu Ali Bey’e bu tevcihatı yaparken Alâüddevle’nin oğlu Süleyman Bey idaresindeki Bozok vilayetini işgal etmesini istemişti. Ali Bey, Yavuz’un bu emrini derhal yerine getirerek amcası oğlu Süleyman Bey’in başını kesip padişaha yollamış, buna memnun kalan Yavuz, Bozok topraklarını da Ali Bey’in idaresine vermişti.

    Bütün bu olup bitenler Alâüddevle Bey’i Memluklulara yakınlaştırdı. Alâüddevle Bey mevcut durumu Memluk Sultanı Kansu Gavri’ye bildirmiş, Osmanlı’nın takındığı bu tavırdan şikâyetçi olmuştu. Bunun üzerine Kansu Gavri, Yavuz’a bir elçi yolladı. Yavuz, Kemah’a doğru hareket ederken (Mayıs 1515) Karaca Bey çayırına gelindiğinde elçi mektubu sundu. Mektubda Yavuz’dan Şehsuvar oğlu Ali Bey’in o sancaklardan alınması rica ediliyordu. Fakat buna mukabil Osmanlı padişahı Yavuz, Alâüddevle

    Bey’in Dulkadir Beyliği’nden alınarak yerine Ali Bey’in getirilmesini istedi.

    Osmanlı sultanı ile Memluk sultanı arasında elçiler gelip gittiği sırada Alâüddevle Bey, Osmanlı ordusunun zahire yollarını vurdu. Bu hadise, Osmanlılar tarafında yemsizlikten sayısız hayvan ölümüne, ordunun savaş gücünün sarsılmasına sebep oldu. Aynı zamanda bu hadise Yavuz’un sabrının tükenmesine yol açtı. Bunun üzerine Kemah alındıktan sonra Sivas’a gelen Yavuz, Dulkadir Beyliği’ni kaldırmaya karar verdi.

    Yavuz, Sivas’ta topladığı harb meclisinde “Anlar bir taife-i hiref ve sınaat ve bir cemaat-i bi aklu bidat” dediği Alâüddevle Bey üzerine Rumeli Beylerbeyi Tavaşî Sinan Paşa ile Şehsuvar oğlu Ali Bey’i göndermeye karar verdi. Şehsuvar oğlu Ali Bey yöreyi çok iyi bilmesinden dolayı bir bakıma Sinan Paşa kuvvetlerine kılavuzluk edecekti. Sinan Paşa kuvvetlerinin Elbistan’a geldiğini duyan doksan yaşına ayak basan Alâüddevle Bey, sıkıntıya düştüğünde her zaman yaptığı gibi bu defa da çok sarp olan Turnadağı’na çekildi. Ailesini ve hazinelerini de buraya taşıdı. Maraş yolu üzerindeki geçitleri tutmaya başladı. Emirlerini Yavuz Sultan Selim ile uzlaşma yolunda yaptıkları çağrılara “benim Osmanlıdan ne bâkim var” diyerek karşı çıktı. Alâüddevle Bey 25-30 bine yaklaşan kuvvetleriyle bu savaştan galip çıkacağını düşünüyordu. Belki de Memluklulardan ve Safevilerden yardım geleceğini umuyordu. Yakın çevresinin karşı çıkmasına rağmen savaşa karar verdi. Nihayet 13 Haziran 1515 tarihinde Osmanlı ordusunu idare eden Sinan Paşa ile son Dulkadir Beyi Alâüddevle arasında Göksun ile Afşin arasındaki Ördekli mevkiinde savaş başladı. Ördekli mevkiinde başlayan savaş Göksun Turna Dağına kaymaya başladı ve asıl muharebe burada meydana geldi. Bu arada Şehsuvar oğlu Ali Bey, meydana çıkıp bir hitabede bulundu ve çoğu sayıda Türkmen atlıları Ali Bey’in çağrısına uyarak saf değiştirdi.

    Evliya Çelebi’nin ifadesiyle 7 saat süren savaşı kaybetmeye başlayan Dulkadirliler, savaşın ilerleyen safhasında Andırın sınırlarında Turnadağı ile Çığşardağı’na çekildiler. Alâüddevle Bey, güvenli bulduğu Çuhadarlı köyü yakınlarında Turnadağına sığınmak istedi. Şifahi rivayetlere göre burada Çıngıllı oğlu adlı bir çoban tarafından Osmanlılara ihbar edildi. Osmanlı kuvvetleri Alâüddevle Bey’i yakaladı. Savaş meydanında katledildi. Söylentiye göre Alâüddevle Bey, kendisini ihbar eden çobana beddua etmiş ve onun neslinden gelenler iflah olmamıştır. Alâüddevle Bey öldüğünde 90 yaşlarında olup 36 yıldan bu yana Dulkadir beyi idi. Ölümüne “merg-i hayin” yani hainin ölümü deyimi tarih düşürülmüştür. Vakanüvislerin verdiği bilgilere bakılırsa Alâüddevle Bey kendi kuvvetleri tarafından ihanete uğramıştı. Diğer taraftan ne Memluklulardan ne de Safevilerden herhangi bir yardım görememişti. Bazı kaynaklarda Yavuz’un bizatihi Göksun’a gelerek savaşa katıldığı, karargâhını Göksun’un güney istikametinde Geben ile Değirmendere arasında bulunan Çinçin kalesi eteğine kurduğu yazılmaktadır. Bir diğer rivayet göre ise Yavuz, Kayseri yakınlarında İncesu denilen mevkiide karargâhını kurarak harekâtı izlemiştir. Alâüddevle Bey’in kesik başı Göksun’da Yavuz’a sunulmuş, o da öldürülen Alâüddevle Bey ve bazı akrabalarının başlarını balmumu içinde Seyfüddin Bey namında bir elçiyle, gözdağı vermek amacıyla Memluk Sultanı Kansu Gavri’ye bir fetihnâme ile birlikte yollamıştır. Kansu Gavri gönderilen başları görünce elçiye hitaben “Bu başları bana niye göndermiş, bunlar Frenk başları mı ki muvaffakiyet eseri olarak bana gönderiyor” diye teessüründen hastalanmıştı.

    Bu savaşta Alâüddevle Bey’in evlad u iyalinden kimse kurtulmamıştı. Kardeşi Abdurrezzak Bey, çocuklarıyla birlikte esir düşmüşse de daha sonra Memluklulara sığınmaya muvaffak olmuştu. Bir rivayete göre ise Abdurrezzak Bey, esir düştükten sonra İstanbul’a sevk edilmiş ve daha sonra Köstendil Sancak beyliğine tayin edilmiştir. Alâüddevle Bey’in cesedi savaşın yapıldığı alanda kalmış, dört oğlu ve bir kardeşi ile beraber mezarlığı oraya yapılmıştır. Alâüddevle Bey ve oğullarının başları Kahire mezarlığına defnedilirken, İlyas Gökhan’ın3 yerinde yaptığı tespitlere göre, Alâüddevle Bey’in başsız cesedi Andırın’ın Çuhadarlı köyünün üst taraflarında Gökçebel denilen mevkiinin batı yamacındaki küçük bir tepenin eteğinde Kalekısığı denilen yere defnedilmiştir. Mezarın bulunduğu köyün halkı 1830’larda Maraş’tan buraya göç etmiştir. Köyün kurucuları Maraş’ın büyük ailelerinden Çuhadarlardır. Ailevi sebeplerden dolayı Maraş’ı terk ederek buraya yerleşmişlerdir. Köylüler bu mezarı “Padişah Mezarı” olarak tanımlıyorlar. Üzerlerinde türbe olmayan ve etrafı kireç ve taşlarla çevrilmiş olan mezarın daha önce yapılı olduğu etrafında kullanılan taşlardan anlaşılmaktadır. Kaynaklar bu mezarın kireç ve taşlarla örtüldüğünü yazar. Nitekim yerinde yapılan tespitlerde de mezarın olduğu yerdeki taş ve toprağın farklı olduğu görülmüştür. Etrafında 30 civarında mezarın olabileceği tahmin edilen bir mezarlık bulunmaktadır. Alâüddevle ve dört oğlunun kendisi ile birlikte başlarının vurulduğunu biliyoruz. Ayrıca Alâüddevle’nin maiyetinde bulunan adamları da burada yakalanıp öldürülmüş ve muhtemelen buraya defnedilmiş olmalıdır.

    Alâüddevle’nin başının Kahire’ye gönderildiği ve gövdesinin ise Maraş Ulu Camii’nin haziresine (mezarlığı) defnedildiği iddia edilse de bu doğru değildir.

    Alâüddevle Beyin kabrinin nerde olduğu tartışılırken Evliya Çelebi seyahatnamesinde “âlâ kabr-i Alâüddevle ve yetmiş bin Türkmân bu Göksun’da medfundur” der. Alâüddevle Bey, Maraş,

    Elbistan, Afşin, Kırşehir, Kadirli, Düziçi, Pınarbaşı ve Antep gibi yerlerde camii, medrese ve zaviye gibi sayısı elliye ulaşan hayır eser yaptırmıştır. Onun yaptığı hayır eserler içinde Maraş Ulu Cami, Hatuniye

    Camii, Taş Medrese ve Bektutiye Medresesi (Çınarlı Camii), Elbistan Ulu Camii, Ümmet Baba Camii, Antep’te Alâüddevle Camii, Düziçi Haruniye Camii sayılabilir.

    Savaşın sonuçlarına bakıldığında, Alâüddevle Bey’in bütün hazineleri ve beyliğin bütün toprakları

    Osmanlıya geçti. Sinan Paşa’ya vezaret rütbesi verildi, askerlerine biner akçe ihsanda bulunuldu. Elde edilen ganimetlerin Çaldıran’dan daha fazla olduğu ifade edilmektedir. Alâüddevle Bey’in yenilgisine büyük katkısı olan Şehsuvar oğlu Ali Bey’e beyliğin bütün toprakları tevcih edilmiştir. Ne hazin ki amcasının katline sebep olan Ali Bey’in sonu da 1522 tarihinde aynı şekilde son buluyor. Dönemin sadrazamı Ferhad Paşa’nın kıskançlığını üzerine çeken Ali Bey ve üç oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle idam ediliyor.

    1515-1522 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’ne tabi olan Dulkadir Beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey Dulkadir Vilayeti’ni idare etmiştir. Bu dönemde Göksun, sürekli çatışma alanı olduğu için pek gelişmeyen ve nüfusu artmayan bir kasabaydı. Osmanlı toprakları ortasında müstakil bir devlet gibi hareket etmeye çalışan Şehsuvaroğlu Ali Bey, yeni bir İran seferine çağrılma bahanesiyle 1522’de Tokat Artova’da idam edildi. Böylece 1337’den beri devam eden Dulkadir Beyliği tamamen ortadan kaldırılmış oldu.
  • Celali İsyanları Döneminde Göksun
    Dulkadir Beyliği’nin ortadan kaldırılmasından sonra bu beyliğin toprakları üzerinde birçok isyan vuku bulmuştur. Bu isyanlardan Göksun bölgesi de nasibini almış, tahrip olmuş ve yağmalanmıştır. Bölge geçiş bölgesi olduğu için Orta Anadolu’da isyan edip de Güneydoğu Anadolu ve Suriye tarafına kaçan isyancılar Göksun ve Maraş üzerinden geçmişlerdir. Daha Yavuz Sultan Selim zamanında Dulkadir toprağı olan Bozok’da başlayan isyanlar Maraş bölgesinde de etkili olmuştur.
  • Kalender Çelebi İsyanı
    Hacı Bektaş Veli müritlerinden biri olan Kalender Çelebi tarafından 1527 çıkarılmıştır. Maraş, Göksun, Afşin, Elbistan ve Bozok bölgesinde çok etkili olan bu isyana dirlikleri ellerinden alınan Dulkadir Türkmenleri yoğun ilgi göstermişlerdir. Sadrazam Damat İbrahim Paşa bu isyanın bastırılmasında büyük gayretler göstermiştir. Öncelikle dirlikleri ellerinden alınan Dulkadir Türkmenlerine, isyancı başı Kalender Çelebi’ye destek vermemeleri için eski dirlikleri tekrar iade etmiştir. Nihayet devletin kuvvetleriyle isyan eden Kalender Çelebi’nin adamları Elbistan yakınlarında (Baş-saz yaylağında) 22 Haziran 1527 tarihinde karşılaştılar. Yapılan çarpışmada yakalanan Kalender Çelebi idam edilmiş ve taraftarları da dağıtılmıştır.
  • Karayazıcı İsyanı
    Osmanlı ülkesinin bilhassa Anadolu eyaletlerinde etkili olan Celâli isyanları şiddetlenince Sinan Paşazade Mehmet Paşa bu isyanları bastırmakla görevlendirildi. Vilayetlerini Celâlilerin istila ettiği Maraş dirlik erbabı ve alaybeyleri ile beraber Mehmet Paşa’ya iltihak etmeleri emrini almışlardı. 1597-98’de Karayazıcı adlı bir celali ayaklanmıştı. Onun adamlarından olan ve Konya’da bulunan Hüseyin Paşa, üzerine Sinan Paşazade Mehmet Paşa’nın geldiğini haber alınca, Karayazıcı’ya katılmak üzere Maraş’a geldi. Bunun üzerine Mehmet Paşa, Maraş üzerine yürüdü. Karayazıcı ve adamları Maraş’ta büyük tahribat ve zulümlerde bulunduktan sonra Urfa’ya doğru çekildiler. Mehmet Paşa ise bunları takip ediyordu. Karayazıcı Urfa kalesini ele geçirerek oraya sığınmıştı. Mehmet Paşa Urfa kalesini kuşatarak Karayazıcı ve adamlarını muhasara altına aldı. Karayazıcı, Urfa kalesinde bu muhasaraya karşı bir yıl kadar direnmiş sonunda devletle anlaşmak zorunda kalmıştı. Karayazıcı en yakın adamı Hüseyin Paşa’yı devlete teslim ederek affedilmesine muvaffak olmuştu. Teslim alınan Hüseyin Paşa derhal idam edilmiş ve isyandan vazgeçtiği için Karayazıcı’ya da Antep beyliği verilmişti. Ancak Mehmet Paşa, Karayazıcı’nın peşini bırakmayarak ona saldırdı. Bunun üzerine Karayazıcı’ya Amasya ve Çorum

    Beyliği verilerek Maraş ve Antep bölgesinden uzaklaştırıldı. O yeni görev yerinde de rahat durmayarak isyankârlığını devam ettirdi. Bunun üzerine onu cezalandırmak için Sokulluzade Hasan Paşa gönderildi. Karayazıcı Kayseri yakınlarında kendisine saldıran devlet kuvvetlerini mağlup etti ve Maraş’a bağlı Göksun’a doğru geldi. Sokulluzade Hasan Paşa, Karayazıcı’yı Göksun ve Elbistan civarında mağlup etti.

    Karayazıcı’nın bu çatışma sırasında yanında 30.000 adamı vardı. Ağır bir mağlubiyete uğrayan ve adamlarının çoğu öldürülen Karayazıcı Samsun taraflarına kaçmış ve orada öldürülmüş ya da kaybolmuştur.

  • Kalenderoğlu İsyanı
    I. Ahmet (1603-1617) zamanında ortaya çıkan Kalenderoğlu adlı celalinin ayaklanması Göksun bölgesinde etkili olmuştu. Celalilerin büyüklerinden sayılan Kalenderoğlu isyanı memleketin birçok yerine yayılmıştı. Bilhassa da daha önceki isyanlarda olduğu gibi Kalenderoğlu isyanı da Maraş bölgesinde oldukça etkiliydi. Bu isyanı bastırmak için harekete geçen Kuyucu Murat Paşa, İstanbul’a gönderdiği hazineyi ele geçirmeye çalışan Kalenderoğlu’nun üzerine yürüyerek, bütün kuvvetlerin gelmesini beklemeden hızla Maraş ve Göksun taraflarına yürümüştü. Bu sırada Maraş çevresinde de bazı kuvvetler kendisine katıldı. Kalenderoğlu’nun 30.000 adamı vardı. Kalenderoğlu, Murat Paşa’nın önünü kesmek için Göksun ile Maraş arasında bulunan Göksun boğazını kapamak istedi. Fakat durumu casusları ile haber alan sadrazam daha evvel davranarak boğazı tutmuştu. 1608’de devletin güçleriyle isyancı başının kuvvetleri şiddetli bir çatışmaya giriştiler. Kuyucu Murat Paşa’nın planı Kalenderoğlu’nu aldatmıştı. Savaşın bir anında sadrazam hendeklerde sakladığı yeniçerileri savaş meydanına sürdü. Bu durum karşısında Kalenderoğlu kuvvetleri dağılmak zorunda kalmış ve kendisi de ağır kayıplar vererek İran’a doğru kaçmış ve izini kaybettirmiştir.
  • Göksun ve Çevresinde Konargöçerler, Cemaatler, Mezralar
    Osmanlı toplumunda yarı göçebe hayatı yaşayan aşiretler önemli bir nüfus kitlesini oluşturmakta idi. Göçebe unsurlar için kullanılan aşiret tabiri, Osmanlı devrinde boy’un altında, cemaatin ise üstünde bir topluluğu ifade etmektedir. Asıl itibariyle il veya ulus adı altında sınıflandırılan konar-göçerler, boy, taife, aşiret, cemaat, oymak, mahalle, oba, şeklinde alt kısımlara ayrılırdı. Aşiretler için Türkmen veya Yörük tabiri kullanılmakta olup, Maraş ve çevresinde yaşayan Dulkadirli Türkmenleri’ne “Yörük” denilmektedir.

    Aşiretler genellikle kışlak olarak şehir ve kasaba civarlarını tasarruf ederler, yaylak olarak yaylalara göçerler, buralarda hayvancılıkla meşgul olurlardı. Konargöçer hayatı yaşayan cemaatler, kışlak olarak kondukları yerlerde ihtiyaçlarını giderecek kadar ziraatla de uğraşırlardı.

    Maraş ve civarında yoğun olarak yaşayan konar-göçerler Dulkadirli Ulusu’na bağlı cemaatlerden oluşuyordu. Bunların en büyük birimine “taife” deniyordu. Taifeler cemaatlere ayrılıyordu. Cemaatler tasarruf ettikleri yerleri köy ve mezraları bazen hem kışlak ve yaylak, bazen de sadece kışlak veya yaylak olarak kullanıyorlar, buralarda ziraat da yapıyorlardı. Cemaatlerin tamamı konar-göçer olarak görülmemelidir. Zira 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte bile yerleşik hayata geçiyorlardı. Mesela 1563 yılında 242 köyü tasarruf eden 132 cemaatin tamamı yerleşik hayata geçmişler idi.

    Bazen bir köy veya mezra farklı birkaç cemaat tarafından tasarruf edilebildiği gibi, bir cemaatin aynı anda farklı birkaç köy veya mezrayı tasarruf ettiği de oluyordu.
  • 16. Yüzyılda Göksun ve Çevresinde Cemaatler
    16. yüzyıl kayıtlarında Göksun ve yakın çevresinde çok sayıda cemaatin bulunduğu görülmektedir. Bu konar-göçer gruplar köy ve mezraları tasarruf ediyorlar, kışlak ve yaylak olarak kullanıyorlardı.

    16. yüzyılda Göksun ve çevresinde tespit ettiğimiz adına cemaat dediğimiz konar-göçer grupların isimleri şöyle: Ağacaviranlı, Ağcaaliler, Anamuslu, Armudalanlı, Ayrıdamlu, Başıkaralu, Bostancı, Boyacılar, Boyacılu, Camuslu, Canpaşalu, Ceritliler, Çamadar, Çevrik, Davudfakih, Derbendağızlu, Devekarmışoğulları, Döngellü, Dutağaz, Elitaşkınlu, Ericeklü, Fakihlü, Göksunlular, Göksun Yörüğü, Hallaçlar, Haydarlu, Höpaz, Hüseyinhacılu, İncikhallaçlu, İncirlikiliseli, Kamanlu, Kanlıkavak, Kara Hamzalu, Karaçobanlı, Karakızlu, Karayuvalu, Kızılkeçili, Kızılkiliselü, Körbahşilü, Kösehasanlu, Köşkerler, Kulaçlu, Küçükler, Mağaracıklu, Mamaşalu, Memiklü, Memişlü, Muzafferoğulları, Neccarlu, Nişancı, Orçulu, Saraycıklu, Sarıhamzalu, Sazaklu, Şalaklu, Şamizade, Şaytalu, Şeyhlü, Şimşirviranlı, Tağar, Tecirlü, Tekelü, Yuvalu, Zagallu, Zakirlü.

    Bazı cemaatlerin bulundukları yerlerde kaç haneden oluştukları ve yıllık ödemekle yükümlü vergilerine ilişkin ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
  • 16. Yüzyılda Göksun ve Çevresinde Mezralar
    Yukarıda isimlerini verdiğimiz cemaatlerin Göksun ve yakın çevresinde tasarruf ettikleri mezraların isimleri aşağıda verilmiştir. Bir cemaat birden fazla yeri tasarruf etmiştir.

    Açmazdere, Ağca, Ağcaali, Ağcaderbend, Ağcaviran, Ağnagad, Akali, Alıklıcaöyüğü, Alıkluca, Ardıçoluk, Armudalan, Avlağı, Öşüngele, Ayrandepesi, Babik, Bağırsakderesi, Başıkaralu, Başıkaraoğlu, Başkonuş, Belöyüğü, Belpınar, Boğurganlık, Bolcataş, Bostancı, Bozat, Bozöyük, Buzuağılı, Camusluk, Camusöyüğü, Cerit, Çağıl, Çağılgan, Çağırgan, Çağlayan, Çakıldaklu, Çamadar, Çanaktuzu, Çanluca, Çatalöz, Çaycuğaz, Çinçin, Çirişderesi, Çokkoz, Çukurağzı, Çukurkoz, Çukurviran, Çukuryurt, Deliklitaş, Demircidüzü, Demircikozu, Derbendağzı, Derzi, Destiviranı, Diğer Bağırsakderesi, Diğer Bozöyük, Diğer Şaytalu, Diğer Yılancalu, Dikilitaş, Dirisin, Dişiviran, Elçigeçidi, Elmacık, Elmatepesi, Ericek, Eşek Osman, Fınducak, Gelebakal, Gökdere, Gökpınar, Göksun, Göynücek, Göynük, Gücük, Güğercinlik, Heçgird-i Kebir, Heçgird-i Sağir, Hoca Ahmet, Hûtaş, Hopur, Höyük, Hunsalan, Hurideresi, Ilgınoluk, İbiş, İmraş, İnalöyüğü, İncekışlası, İncikhallaç, İncirviranı, İncirlikilise, Kabaağaç, Kabakalanı, Kadı, Kala-i Çinçin, Kalakendi, Kalecik, Kaman, Kantara, Karacataşkun, Karacaviran, Karaçam, Karaçavenk, Karaçobankozu, Karadağlu, Karagölük, Karagöz, Karapürçek, Karıkışla, Kastalcık, Kaşmir, Kavşud, Kayabakanlu, Kayalıcakaya, Kayapa, Kayranlı, Keklik, Kıfgeçen, Kıraç, Kırmıt, Kızılburç, Kızılcalu, Kızılcık-ı Kebir, Kızılcık-ı Sağir, Kızılçevlik, Kızılgöl (Haçin), Kızılkilise, Kirazgediği, Kireçpınar, Kirişçiyan, Kirsin, Kolcan, Kozyakası, Kozcuğaz, Köklüce, Kömürderesi, Köprüağzı, Köşkcüğez, Kubat, Kul Yusuf, Kullar, Kullarhassı, Kurderuk, Kuruçanak, Kurucaabad, Kurupınar, Kuşoluğu, Kuşçu, Kuyucak, Küçük, Küçükpınar, Küleflüce, Kümedi, Küpelücekömü, Küredi, Lala, Mağaracık, Mağaraönü, Meryemçil, Müminalanı, Mürsel, Mürtad, Narlı, Nazikkozu, Nene, Nergislikadası, Obaya, Olurluk, Ortatepe, Oruçbeyviranı, Osmanyeri, Pehlivansöğüdü, Piriağzı, Pusatcı, Saçmaviran, Sahrınç, Sakız-ı Kebir, Sakızöyüğü, Saraycık, Sarı Haydar, Sarvandı, Savhedan, Sekilüvenk, Semavi, Sıçanhisarı, Sinan-ı Kebir, Sofuseküsü, Sorguncuk, Sorkuntepesi, Sorkunderesi, Sovucak, Söğütoluğu, Seğelgan (Salyan), Şalaklu, Şaytalu, Şerefbey, Şeyhçam, Şimşirviranı, Taşbudak, Tatarmeşhedi, Tekfürpınarı, Tekirkal, Terbüzek-i Kebir, Terbüzek-i Sağir, Tetiribayat, Tosbağabükü, Toyalanı, Tuzla-i Sağir, Uğuruncamağaracık, Uluyandüzü, Üçoluk, Yağızkilise, Yağmurlu, Yalankoz, Yantepe, Yapağılıköprüsü, Yapan-ı Sağir, Yarıkarslan, Yarıkarslanderesi, Yarıkkozu, Yarımca, Yılancalu, Yumrukilise, Zincirlikilise, ziyaret.
  • 16. Yüzyılda Göksun ve Çevresinde Yaylaklar
    Ağyarbaşı, Alacaçayır, Çiriş tepesi, Düden, Kardmenlü, Kızılburç Yaylası, Kömür deresi, Mürsel, Orta sırt, Saraycık, Sorguncuk, Sorkun tepesi.
  • Göksun ve Çevresinde İskânlar
    1707 senesine ait cemaatlere ait bir defterde Göksun’a tabi Kanlıkavak, Kızılcık ve Kavşud cemaatlerinin isimleri geçmektedir. Kanlıkavak, Kızılcık ve Kavşud aynı zamanda Göksun’un köyleridir.

    Anadolu nüfusunu oluşturan kitlelerin önemli bir kısmı hayatlarını konar-göçer olarak devam ettiriyordu. Yazın yaylalarda, kışın daha engin kesimlerde sürülerini otlatan konar-göçerlerin yayladıkları yerlerden biri de Göksun idi. Bölgenin yayla olmasından dolayı Maraş ve Çukurova’da kışlayan Türkmenler yaz aylarında Göksun’a çıkıyorlardı.

    Osmanlı Devleti konar-göçerleri daimi bir şekilde iskâna tabi tutmak için yüzyıllar süren uğraş vermiştir. Devletin yapmış olduğu iskân çalışmalarına göre, 18. yüzyılın başlarından itibaren Göksun ve çevresine Tecirli, Cerit, Lekvanik, Kırıntılı, Bozdoğan ve Afşar cemaatleri gönderilmiştir. Dulkadir Ulusu olarak da adlandırılabilecek bu cemaatlerin, bugünkü Göksun halkının temelini oluşturduğunu söylemek mümkündür. Konar-göçer bir hayat tarzı benimseyen bu aşiretlerin, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yerleşik hayat süren halkın mallarını yağmaladıkları görülmesi üzerine, Osmanlı Devleti bu aşiretleri, güvenlik açısından, başka bölgelere, zorunlu göçe tabi tuttuğu, diğer bir deyimle sürgüne gönderdiği yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. Genellikle Rakka ve Kıbrıs’a sürgün edilmekle birlikte, ziraat yapmak, vergi vermek ve asayişi temin etmek şartıyla, bu aşiretlere arazi verildiği görülmekteyse

    de sürekli bir yerden başka yere giden konar-göçer hayatlarını devam ettirmişler ve dağılmışlardır. Osmanlı yönetimi bu aşiretleri zorunlu iskâna tabi tutsa da ancak kısmi başarı elde edebilmiştir.

    1710 yılında Lekvanik ve Kırıntılı cemaatleri Göksun ve Mağara’da (Tufanbeyli) yaylamak ve Çukurova’da kışlamak üzere iskâna tâbi tutulmuştu. Ancak 1726’da Lekvanik ve Kırıntılı cemaatlerinin bir kısmı yerleştirildiği Göksun ve Mağara (Tufanbeyli) tarafını terk etmişlerdir. Bunun sebebi ise, bölgede bulunan malikâne mutasarrıflarından Hasan ve Veli adlı şahısların, cemaat mensubu Türkmenlerden fazla vergi talep etmeleridir. Bunlar daha sonra Nevşehir taraflarında iskâna tabi tutulmuştur.

    Genellikle kış mevsimini Çukurova’da, yazları ise Göksun yaylalarında geçiren ve hayvancılıkla uğraşan ve hayvan ürünlerini işleyerek satıp geçimlerini sağlayan bu aşiretler arasında toprak ve hâkimiyet mücadeleleri olmuştur. Bozdoğan ve Tecirli aşiretlerinin birleşerek, Afşar ve Cerit aşiretleri ile yaptıkları uzun süreli mücadelelere Göksun’un sahne olduğu bilinmektedir. Bu aşiretler arasındaki mücadeleler ve yağmalamalar, Maraş-Elbistan-Göksun-Gavurdağı yöresinde güvenliğin bozulmasına sebep olmuştur. Bu mücadelelerden zarar gören yöre halkı, Bab-ı Ali’ye başvurarak, Maraş ve civarını idare etmek üzere, bu bölgeden bir kaymakam atanmasını talep Etmişlerdir. Ayrıca, Göksun’da bulunan askeri erkândan ve Maraş’ın eski ailelerinden olan Ahmet Paşa’nın da bu görev için en uygun kişi olacağını tekliflerine eklemişlerdir. Ahmet Paşa, davet üzerine, Göksun’dan hareketle Maraş’a gelmiş ve bölgede aldığı tedbirlerle aşiret mücadele ve yağmalarının azalmasını sağlamış ve bu aşiretlere “görev verme” usulüyle onların asayişi bozmalarına engel olmuş ve güvenini kazanmıştır. Böylece Tecirli, Cerit, Afşar ve diğer aşiretlerin reislerini yanında toplayarak, yöredeki asayişi sağlamaya çalışmıştır. Bu aşiret reisleri, Göksun’da bir meclis toplamışlar ve Ahmet Paşa’yı Maraş kaymakamı olarak görmek istediklerini, Maraş’a yeniden bildirmişler, aksi takdirde şehre saldıracakları ültimatomunu göndermişlerdir. Maraş tarafından istek kabul edildiyse de Ahmet Paşa ve aşiret reisleri, şehre saldırmışlar, 1855’te Maraş’ta Tecirli isyanını çıkarmışlardır.

    Bu isyanlar sırasında Zeytun (Süleymanlı) Ermeni eşkıyaları zulümlerde bulunmuş ve Göksun’da da asayişi bozup, halkın huzurunu kaçıran olaylar çıkarmışlardır. Bu isyan ve mücadeleler Göksun’un epeyce zarar görmesine sebep olmuş ve 18-19. yüzyıllara ait kaynakların tahribatını sağlamıştır.
  • Göksun’a Çerkez İskânı
    Ruslar, 19. yüzyılın başından itibaren Kafkasya’daki yayılma siyasetini kalıcı hale getirmek için uyguladıkları temel siyaset, mevcut beşeri yapıyı lehlerine çevirmek olmuştur. Demografik yapıyı değiştirmenin yolu olarak da Osmanlı devletine taraftar olma potansiyeline sahip toplulukları sürerek, yerlerine kendilerine daha yakın olabilecek toplulukları yerleştirmeye başladılar.

    Rusların giriştikleri tehcir ve tenkilin yoğunlaştığı Kuzey Kafkas’daki gelişmeler şöyle cereyan etmiştir: 1828-29 Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin kaybı çok büyük olmuştur. 1829’daki Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kafkasya ve Gürcistan üzerindeki her türlü hükümranlık haklarını Rusya’ya terk etmiştir. Bundan sonra Kafkaslardaki Ermeni asıllı Rus Kumandanı General Yermelov’un Müslüman ahaliyi tamamen sindirmek ve Rus idaresini sağlamlaştırmak için zalimane idare yürütmüştür. Ruslar, 1864’de de bütün milli mücadele hareketlerini kanlı bir şekilde bastırarak, Kafkasya’yı tahakkümleri altına aldılar. Çar naibi Grandük Michel “Bir ay içinde Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün yerli halkın harp esiri olarak Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürüleceğini...” ilân etmiştir. Milyonlarca insan aç ve sefil halde yollara düşer. Rusya, Anadolu’ya gelmek isteyen Müslümanların teşkilatlanacağı korkusuyla çoğunun yollarda maruz kaldıkları eziyet ve işkencelerle ölmelerine veya öldürülmelerine sebep olur. Bu sürgün, esaret ve mücadeleler günümüze kadar süregelir.

    Avrupa devletlerinin 18.yüzyıldan itibaren takip ettikleri şark siyasetinin hedefi de, Türkleri, önce Avrupa’dan sonra da Anadolu’dan çıkarmaktı. Öncelikle Balkanlar ve Kafkasya’da yaşayan müslüman toplulukları yerlerinden edilecekti. İşte bu şekilde yerlerinden oynayan çok sayıdaki bu topluluklar, Osmanlı Devleti’ne ve onun en güvenli yeri olan Anadolu’ya yöneldiler. Dönemin ahvâline ışık tutan belge şöyle diyor:

    “...Dağıstan’ı zabt ve istilâ ettiği gibi Çerkesistan’ı dahi ihâta ve tazyîka kemâl-i germiyet ile mübaderet eyledi ve Kuban boyundaki çerakise ve nogaylara –İstediğiniz tarafa gidiniz, deyu ruhsat vermekle geçen sene güz mevsiminde (H.1275) (M.1859) birçok çerkes ve nogay bahren istanbul’a gelerek hanlarda iskân olundular ve mevsim-i şitâ mürûriyle mevsim-i baharda nogaylar Adana eyâletinde vaki

    Çukurova’ya ve Çerkesler Kütahya ve Ankara taraflarına gönderildiler. Bu yazın dahi peyderpey gelen nogaylar Adana cânibine ve Çerkesler orta kola gönderilip iskân olunmak üzere sevkolunmuşlardır. Hazine’nin böyle müzayeka zamanında iskân-ı muhâcirîn hususu dahi mesârif-i külliyeye mûcib olarak bu dahi hazinenin yükünü ağırlaştırmaktaydı.”

    Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi adlı eserinde şöyle diyor:

    “1276 (1859)’da Rusya’nın Dağıstan’ı zabt ve istilası sebebiyle Çerkes ve Nogaylardan birçok aileler acı bir şekilde vatan-cüda olmuşlar ve İstanbul muhacir kafileleriyle dolmuştu. Bunlar önce hanlarda iskân edilmişler, bilahere baharla birlikte bir kısmı Çukurova’ya, bir kısmı Kütahya ve Ankara taraflarına iskân olunmuşlardır. Bu sırada bir muhacirun komisyonu kurulmuş ve artık ondan sonra daimi olarak vazife görür olmuştur. Çünkü itilâ devirlerinin aksine, artık vatan edindiğimiz topraklar yavaş yavaş gitmiş ve buradaki bütün müslüman kavimler Osmanlı rüyası altında huzur bulmaya başlamışlardır. Kafkas müslümanları için de vaziyet aynı olmuş, Onlar da sancak-ı Osmanlının gölgesine sığınmışlardır. Bu Osmanlı halifelerinin manevi nüfuzlarının da büyüklüğünü göstermiş ve tarih boyunca bu uhrevi sıfatlarına verdikleri ehemmiyetin ve vecibelerini ifadaki gayretlerinin de tabii bir semeresi olmuştur”.

    1860’lara kadar ülkeye göç edenlerin sayısı azdı ve bu sebeple herhangi bir sıkıntı meydana gelmiyordu. Ancak Rusya’nın özellikle Kafkasya’da giriştiği hareketler sebebiyle buradaki Müslüman halk büyük kitleler halinde göçe başlayınca Osmanlı Devleti 5 Ocak 1860 tarihinde “Muhacirûn Komisyonu” kurarak bir iskân politikası belirledi. Bu iskân politikasının ilk hedefi ülkedeki boş arazileri değerlendirmek ve buraları tarıma elverişli hale getirmekti. Bu sebeple mümkün mertebe gelenlere büyük araziler verildi. İlk göçmen iskân bölgelerinin Bursa, Adapazarı, Aydın, İzmir, Çukurova, Bafra ve Çarşamba ovaları seçildi. Mesela Çukurova’da yerleştirilen büyük bir kitlenin yerleştiği yerin idari taksimattaki adı da Nahiye-i Muhacirûn idi ki bu ad daha sonra Ceyhan ilçesine dönüşecekti. Fakat göçmenlerin sayısının beklenenden çok fazla olması nedeniyle, zamanla arazi sıkıntıları da baş göstermiştir. Bu sebeple adı geçen yerlerin dışında olarak Ankara, Konya, Kayseri ve Suriye gibi yörelere de göçmenler iskân edilmiştir. Özellikle Kafkasya’nın dağlık bölgelerinden gelen göçmenlerin iklimi sıcak olan bölgelerde yerleşmek istememeleri de iskân sahalarının tercihinde önemli bir rol oynamıştır.

    Genel olarak Çerkez olarak tanımlanan Kuzey Kafkasya muhacirlerinin toplu olarak, kalabalık kitleler halinde yerleştirilmemelerine hususen dikkat edilmiştir. Balkanların elden çıkması sırasında burada hep hıristiyan devletlerin kurulması, Anadolu’da bir takım tedbirler alınmak zaruretini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmelerin Maraş’da da müşahhas bir şekilde yaşandığı malumdur. Bu dönemde Maraş’ta da yoğunlaşan Ermeni olaylarına karşı yörede Kafkas muhacirlerinin iskânına gayret edildiğini ve bu zümrelerin bu olaylar esnasında ön plâna çıktığını görüyoruz. Mesela Andırın’da meydana gelen Karışıklıkları önlemek için görevlendirilen komutanların (Halep Kumandanı Ethem Paşa, Maraş kumandanı Mustafa Remzi Paşa, Sait ve Ziver Paşalar) hepsinin Çerkez olması tesadüf değildi.

    Kafkasya’dan Türkiye’ye yönelen göçlerin Maraş ve civarına yerleştirilmeleri konusunda arşiv kayıtları dışında Osmanlı tarihlerinde en teferruatlı bilgiyi Ahmet Cevdet Paşa’da buluyoruz. Cevdet Paşa’nın bölgedeki diğer sancakların yanı sıra Maraş’da da sancak valisi olarak görev yapması, olayların hem özüne hem de teferruatına sahip olma fırsatını verirken aynı zamanda bunu eserlerine yansıtma imkânını da sağlamıştır.

    Maraş ve civarına yerleştirilen Kuzey Kafkasyalı muhacirlerin hangi topluluktan olduğu her zaman açık olarak gösterilmez. Bunlar genel olarak Çerkes zümresi olarak mütalaa edilir. Hicri 1278 tarihli bir belgede Harput ve Maraş’a yerleştirilecek muhacirlerden bahsedilirken, gelenler Çerkes olarak adlandırılır ve nakil işi için ihtiyaç duyulan araba ve hayvanların temini bedelinin de Kangal ahalisince ödenmesi istenir. Fakat buraya yerleştirilen Kafkas muhacirlerinin büyük bir kısmı Çeçen zümresine mensuptu. 1864’teki İlk büyük göçte 5000 Çeçen aile Türkiye’ye gelmişti. Yine bölgeye 3000 hane Nogay’ın da yerleştirildiği anlaşılmaktadır. Bundan rahatsızlık duyan Rusya 1867–1874 arasındaki ikinci büyük göçe engel olmaya çalıştı. Bu sebeple bu yedi yıllık dönemde ancak 3400 kişi Türkiye’ye gelebilmiştir.1 Hicri 1318 tarihli bir belgeye göre ise 30 bin hane Çeçen kabilesinin Rusya’dan Türkiye’ye göç hazırlığında olduğu bildiriliyor ve gerekli tedbir ve hazırlıkların yapılması isteniyor. Bazı diğer belgelerin muhtevasından etraftaki Çeçen iskânından Maraş da kendine düşen payı almıştır. Bunlara yerleştirildikleri yerlerin ahalisi tarafından rahatsızlık verildiği de anlaşılmaktadır.

    Önceleri Çukurova ve Narlı taraflarına yerleştirilen Çerkezler daha sonra Kayseri-Maraş ve Sivas arasında iskâna tabi tutulmuşlardır. Uzunyayla olarak bilinen Pınarbaşı ile Gürün arasındaki platoya 1859’dan itibaren yerleştirilmeye başlayan Çerkezler ile bölgede göçebe bir hayat yaşayan Türkmenler arasında başlayan kavgalar sebebiyle bölgede asayiş sarsılmıştır. Bu sıra başlatılan Fırka-i İslâhiye hareketi ile Göksun taraflarında yaşayan Avşar, Cerid, Tecirlü, Bozdoğanlı gibi Türkmenler Maraş, İslâhiye ve Çukurova’ya zorunlu iskâna tabi tutulmuştur. Bunların boşalttıkları köyler ve yaylalara da Çerkezler yerleştirilmiştir. Göksun ve etrafına da pek çok Çerkez yerleştirilmiştir. Bu bölgede yaşayan Çerkezler arasında Avar, Abzek, Çeçen, Lezgi, Kabartay ve Ubıh gibi unsurlar bulunmaktadır.

    Göksun’un Sırapınar mevkiine iskân olunan Kafkas kökenli muhacirlerin burada kuracakları köyün adına padişah iradesiyle 18 Mart 1903’te Mecidiye adı verildi.

    Göksun’a gelen muhacirlerin yiyecek buğday ihtiyaçları Maliye Nezareti tarafından karşılanıyordu. 27 Mart 1906’de Maliye Nezareti tarafından gönderilen yazıda; Kargaçayırı adındaki yerde bulunan yirmi iki evde 77 nüfusun bulunduğu ve bunlar adına 1906 yılına mahsuben sekiz aylık ihtiyaç için yiyecek buğday almaları amacıyla 11.198 kuruş para gönderildiği bildirilmektedir. Bu belge ile anlaşılıyor ki, Osmanlı Devleti, misafir olarak aldığı Balkan göçmenlerinin buğday ihtiyaçlarını bile ayrıntılı olarak dikkate almış ve bedelini ödemiştir.

    Zeytun Ermenileri eskiden beri isyan, yol kesme ve tecavüz gibi eylemlerde bulunduklarından dolayı Müslümanlar şikâyet ediyorlardı. İşte bu şikâyetleri ortadan kaldırmak amacıyla, 15 Nisan 1899’da Afşin nahiyesi ve Andırın kazasına bağlı Göksun nahiyesine Müslüman Türk muhacirlerin yerleştirilmesi düşünüldü. Bu arada Göksun’un üçüncü sınıf bir kaza yapılması da dikkate alındı. Bu yaklaşımlar çerçevesinde Kargaçayırı 300, Bertiz nahiyesine 300, Hamidiye caddesi civarına ve Nedirli’ye 200 hane muhacir gönderilerek iskân edildi. Kargaçayırı’na yerleştirilen muhacirlerin sabıkasının bulunmaması ve Türk olmasına dikkat edildi. Zeytun’a bağlı Sarıgüzel köyünde iskân edilen Müslümanlara yeteri kadar arazi bulunmadığından, buraya iskân edilenlerin bir kısmının Kargaçayırı’na yerleştirilmesi istendi. Ayrıca bu arazilerin dağlık mera olması dolayısıyla buralara yerleştirilecek muhacirlerin hayvancılık gibi işlerle meşgul olmaları tavsiye edilirken, özellikle eskiden beri hayvancılık işlerini yapanların iskân edilmeleri dikkate alındı.

    Göksun’a yerleştirilecek muhacirlerin Müslüman ve Türk olmalarının açıkça belirtilmesindeki amaç, Zeytun’u çember içine almaktı. Eğer yerleştirilecek muhacirler Türk olmazlarsa bunların Zeytun Ermenileriyle irtibat kurması mümkündü.ri arasında aynı adla yaşamasa da eski adları Kafkas muhacirlerinin iskânını açıkça gösteriyor. Andırın’a bağlı Abazalı; Elbistan’a bağlı Çerkes uşağı (Efsus nahiyesine bağlı Çerkescik); Pazarcık’a bağlı Dehliz Çerkesleri, Göynük Çerkesleri, Narlı Çerkesleri, Karaçay; Göksun’a bağlı Soğucak gibi. Aşağıda bu köylerden tesbit edilenlerin listesi ve nerelere bağlı olduğu verilmiştir. Hâlen Göksun ve köylerinde Kabartay, Çeçen, Abeze ve Şabsığ dilleri kullanılmaktadır.

    Bugün Kahramanmaraş’ın köyle
  • Göksun’a Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden ve Balkanlardan Yapılan Göç ve İskânlar
    Göksun bölgesine Çeçen ve Çerkezlerin dışında daha erken tarihlerde (19. yüzyılın başı tahmin edilmektedir) Kemah çevresinden, 1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında işgale uğrayan Kars-Ağrı ve Erzurum tarafından, Balkan harbi sonrası Rumeli’den ve Girit’ten muhacir olarak adlandırılan Türkler, Göksun ve bazı köylerine iskân edilmiştir. Bunun yanında Cumhuriyetin ilk yıllarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı isyanlardan kaçan ve başka sebeplerle pek çok insan Göksun’a yerleşmiştir. Bu göçlerle Göksun’un nüfusu hızla artmıştır.
  • Bayazıdoğulları’nın Göksun’a İskânı
    Bayazıdlı ailesinin Göksun’a yerleşmesi II. Mahmud döneminde olmuştur. II. Mahmud’un ayanlar üzerindeki denetim ve baskısı nedeniyle Maraş’ta yaşayan büyük ailelerin nüfuzu kırılarak çevreye dağıtılmışlardır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın da kaldırılmasıyla devletin eyaletlerdeki gücü artmıştır.

    Göksun’da bu ailenin en tanınmışlarından biri Bayazıdoğlu Ahmet Paşa’dır. Ahmet Paşa’nın meşhur konağının kalıntıları yakın zamanlara kadar Göksun’un ortasındaki höyükte durmakta idi. Bayazıdoğlu Süleyman Paşa ile Göksun’da buluşan Alman Feld Mareşali Moltke’nin kaldığı konak da bu olmalıdır.

    Ahmet Paşa aşiretlerin sebep olduğu asayişi sağlama konusunda önemli görevler üstlenmiş biridir. Göksun’da bulunan askeri erkândan ve Maraş’ın eski ailelerinden olan Ahmet Paşa, davet üzerine, Göksun’dan hareketle Maraş’a gelmiş ve bölgede aldığı tedbirlerle aşiret mücadele ve yağmalarının azalmasını sağlamış ve bu aşiretlere “görev verme” usulüyle onların asayişi bozmalarına engel olmuş ve güvenini kazanmıştır. Bu suretle Tecirli, Cerit, Afşar ve diğer aşiretlerin reislerini yanında toplayarak, yöredeki asayişi sağlamaya çalışmıştır. Bu aşiret reisleri, Göksun’da bir meclis toplamışlar ve Ahmet Paşa’yı Maraş kaymakamı olarak görmek istediklerini, Maraş’a yeniden bildirmişler, aksi takdirde şehre saldıracakları tehdidinde bulunmuşlardır. Maraş tarafından istek kabul edildiyse de Ahmet Paşa ve aşiret reisleri, şehre saldırmışlar, 1855’te Maraş’ta Tecirli isyanını çıkarmışlardır.

    Ahmet Paşa’nın Göksun’da çevresine topladığı 500 kadar atlı ile Kırım Savaşı’na katıldığı tevsîk edilmese de bazı mahalli kaynaklarda dile getirilmektedir. Bayazıdoğlu Ahmet Paşa, Kırım Harbi’nin başladığı sırada Göksun’da konağında Afşar, Tecirli, Cerid, Reyhanlı Türkmen aşiret reisleri ile toplanır. Burada harbe iştirak etme kararı alırlar. Harpte yararlık göstermesi üzerine paşalık rütbesi tevcih edilir.

    Göksun’a iskân edilen Bayazıdoğulları ailesinden biri de Fevzi Bey’dir. Fevzi Bey, 16 Ekim 1893 tarihinde işrete düşkünlüğünden dolayı görevden alınan Göksun Nahiyesi Müdürü İhya Efendi’nin yerine aylık 400 kuruş maaşla atanmıştır.

    Fevzi Bey, 21 Kasım 1893’te sahip olduğu nüfuzunu kullanarak halkın malını gasp etti, eşkıya takımıyla birleşerek halkı soydu ve bu tutumuyla birçok ocakların sönmesine sebep oldu. Onun bu zulmünden on altı ev Göksun’dan hicret ederek taşındı. Zulüm karşısında halkın bir kısmı vatanını terk etmek zorunda kaldı. Halk uğradığı bu zulmü, Maraş ve Göksun’da ispat etti fakat bir sonuç elde edilemedi. Fevzi Bey halktan gasp ettiği mallarla büyük servet elde etti. Üstelik kanuna aykırı olarak nahiye müdürlüğü görevini de yürüttü. Müdürlük görevini yürüten Fevzi Bey’in zulmü bir kat daha arttı. Halk uğradığı bu dururumu bir mazharla anlatarak Padişah’a sundu ve hükümetin kendilerini bu zulümden kurtarmasını istedi.

    25 Aralık 1895’te Göksun’un Kürtleri, Haçin kazasına bağlı Şar ve Rumlu köylerinin çiftliklerinden koyunları hırsızlayarak kaçırdılar. Kürtler bu koyunları Göksun nahiyesi müdürü Fevzi Bey’e hediye ettiler. Fevzi Bey de bu koyunları aracılar vasıtasıyla Göksun askeri birliğine sattı. Yapılan şikâyet üzerine bu koyunların derhal alınarak sahiplerine verilmesi ve tazminatının ödenmesi emredildi. Bu talimatın uygulanması için Maraş’tan bir memur istendi.

  • Göksun ve Çevresinde Ermenilerin Faaliyetleri
    Eskiden beri Osmaniye bölgesinde yaşayan aşiretler, Maraş’ın Uzunyayla, Berit, Engizek, Cerit, Göksun ve Elbistan yaylalarına gidip geliyorlardı. Yerleşik bir hayat yaşamadıklarından dolayı konargöçer aşiretlerden yeteri kadar vergi alınamadığı gibi bunların gelip geçtiği bu dağlık güzergâhta asayiş ve huzur da sağlanamıyordu. Bu vesile ile Osmanlı Devleti, aşiretlerin iskân edilmeleri hususunda birçok ferman yayınladı. Ancak bu fermanların hükümlerini uygulayan yöneticiler başarılı olamadı.

    Gereği gibi asayiş ve huzurun sağlanamadığı bu dağlık arazide Zeytun Ermenileri, fırsattan istifade ederek problem çıkardılar. Kendi toprakları olmadığı halde Göksun ovasına Çerkezlerin yerleştirilmesine karşı çıktılar. Bu toprakların kendilerinin olduğunu iddia ederek ellerinden alındığı bahanesiyle ayaklanmaya başladılar. Diğer taraftan kendilerinden fazla vergi alındığını bahane ederek isyan hareketlerine giriştiler. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti, Ermenilerin eskiden kalan emlak vergi borçlarının yarısını ve gelir vergisi borçlarının onda birini almak üzere vergileri düşürmüştür. Fakat Zeytun Ermenileri vergi vermemekte direndiler.
  • Göksun Çevresinde Ermeni Saldırıları
    Ermenilerin en eski isyan merkezlerinden biri Zeytun’da çıkan isyanın ilki 1895 yılında meydana geldi ve yakın çevresindeki bütün yerleşimleri etkiledi.

    Ermeniler 1895’te Maraş bölgesinde isyan ederek Andırına saldırdı. Sayıları 800 olan Ermeni eşkıyası 14 Kasım 1895 Perşembe günü Geben Köyü’nü bastı, burada 5 evi yaktı ve birçok Müslüman halkı da katletti. 15 Kasım Cuma günü ise 2.500 eşkıya Göksun’a hücum etti. Ancak Göksun’dan yardım amacıyla Zeytun’a doğru ilerleyen asker tarafından, eşkıyanın saldırısı etkisiz hale getirildi. Ermenilerin herhangi bir saldırıda bulunarak yakma ve yağmalama hareketlerine fırsat verilmedi.

    16 Kasım’da Çukurhisar’da eşkıya 8 kişiyi şehit etti ve 15 kişiyi yaraladı. Bunun üzerine asayiş ve güvenliği sağlamak amacıyla Çukurhisar’a asker gönderildi. 16 Kasım’da Andırın isyancılar tarafından tekrar yakılarak yağmalandı. Andırın ve Zeytun arasındaki bölgede Ermeniler, Türkleri katletmeye devam ettiler. Gelişen isyan karşısında cesaretini kaybetmeyen kumandan ve askerler, iki hafta içinde

    Zeytun problemini çözmek için derhal harekete geçtiler. Yetkililer güvenliği yeniden sağlamak amacıyla Zeytun’a yeteri kadar asker gönderdi.

    21 Kasım 1895 Cuma günü 800 Ermeni eşkıyası Göksun’un Değirmendere köyünde toplanarak buradaki insanlara hakaretlerde bulunduktan sonra Göksun’a hücum ederek nahiyeyi kuşattılar Bunun üzerine Maraş ve Kayseri’den askeri kuvvet talep edildi. Göksun nahiyesinin tehdit altında bulunduğunu haber alan civar illerden buraya derhal askeri birlikler gönderildi ve nahiyenin muhafazası için gerekli tedbirler alındı.

    Zeytun eşkıyasından 50 kadar Ermeni, Göksun’a bağlı Kisi, Havayiş ve Alma Köyleri civarında belli stratejik noktalarda mevzi aldı. Bu siperlere 20 Aralık 1895 tarihinde yapılan hücum üzerine silahlı çatışmada 17 Ermeni eşkıyası ölü olarak ele geçirildi. Firar edenler takip edildi ve eşkıyanın barındığı iki adet hücre bulundu. Ölü olarak ele geçirilen eşkıyanın yanında bulunan kapsüllü tunç ile birkaç kıyye kükürt Maraş’a getirildi. Firar eden eşkıyanın başka bir yere zarar vermeden yakalanmasına çalışıldı.

    Zeytun isyanına katılan bir Ermeni, ailesiyle beraber Göksun’a firar ederken yolda yakalandı ve 25 Aralık 1895 Çarşamba gecesi Miralay Ali Bey’e götürüldü. Sorgulaması yapılan Ermeni çok korkmuştu. Bu nedenle sorgulaması yapılan bu Ermeni’den tatmin edici cevap alınamadı.

    Maraş bölgesi kumandanlığına atanan Mustafa Remzi Paşa 27 Ekim 1895 tarihinde Maraş’a geldi ve Maraş’ta hızla işe başlayarak Zeytun Ermenilerinin isyanını bastırmak için derhal harekete geçti. Kendisine bağlanan Adana sancağı Kumandanı Miralay Ali Bey komutasında ki orduyu Adana, Andırın ve Göksun yoluyla sefere çıkardı.

    Zeytunlu Ermeni eşkıyası, 1896 yılının Ocak ayı başlarında Tanır, Döngel ve Çukurhisar köylerini basarak halkın mallarını yağmaladıktan sonra evlerini yaktı.

    Eşkıyanın bu zulmünden kaçarak kurtulan 750 kişi Göksun’a geldi. Buraya gelen insanların geçimlerini sağlamaları mümkün değildi. Çünkü malları yağmalanmış ve evleri yakılmıştı. Mevsimin kış olması dolayısıyla Göksun’un her tarafı karla kaplıydı ve bunların başka bir yere nakli de mümkün değildi. Çok zor durumda kalan bu insanlara Osmanlı Devleti, 10 Şubat 1896’da, geçimini sağlamak amacıyla

    Askere verilen zahirenin yanı sıra Göksun ambarında bulunan diğer hububattan verdi. Muhtaç olanların büyüklerine günlük 300 dirhem (1 dirhem: 3.027 gram) ve küçüklerine yarımşar ekmek dağıtıldı. Böylece bu insanlar Devlet tarafından, aç kalmaktan ve soğukta donmaktan kurtarıldı. Eğer Göksun’a kaçmasalardı 750 Türkün tamamı Ermeni eşkıyası tarafından ya kurşunlanarak öldürülecekti, ya da açlık ve soğuğa maruz kalarak yok olacaklardı.

    Göksun’a sığınan Türkleri takip eden Zeytun Ermeni eşkıyası intikam almak amacıyla burayı Şubat 1896’da yaktı. Göksun eşkıya tarafından yakılınca 5000 insan soğukta ve açıkta aç ve perişan bir şekilde kaldı. Bunların içinde gayrimüslim olanlar da vardı. Açıkta kalan bu insanlara Maraş’tan giyecek ve yiyecek gibi malzemeler gönderildi. Yapılan yardımlar ihtiyaç sahiplerine İane Komisyonu tarafından dağıtıldı.

    Zeytun eşkıyasının 15 Mart 1896’da çıkardığı isyan Ethem Paşa tarafından bastırıldı. İsyanın bastırılması sırasında Zeytun kazasına bağlı Fırnız, Adraş, Andırın kazasına bağlı Geben ve Yenicekale’de bulunan Ermenilerin evleri yakıldı, mal ve eşyaları telef oldu. Perişan bir şekilde bulunan bu Ermeni eşkıyalarının, yabancı eşkıyalar tarafından teşvik edilse bile isyan edecek güçleri kalmadı. Buna rağmen Ethem Paşa, Elbistan’da iki, Göksun ve Andırın’da birer, Yenicekale’de bir ve Maraş’ta iki tabur asker bulundurulmasını önerdi. Ayrıca Zeytun ve Elbistan yolu üzerinde bulunan Ericek ile Göksun Hamidiye köprülerinde bulunan karakollarda asker bulundurulmasını tavsiye etti. Ethem Paşa isyana katılan ve bunları destekleyen Ermenilerin ellerinde bulunan martin, vincister, şinaydır ve Alman yapımı mavzer markalı silahları toplattı ve vermeyenleri de ağır bir şekilde cezalandırdı. Silah toplama sırasında Müslümanların ellerinde silah olmadığını, bunların elinde çakmaklı ve kapsüllü tüfek ve tabanca olduğunu gördü. İsyanda kendilerini savunamayan Müslümanlar çok mağdur olmuştu. Buna rağmen Ehem Paşa, isyanda mağdur olan Müslümanlarla birlikte Ermenilere de yardım edilmesini ve suçluların ise af edilmelerini istedi.
  • Göksun’da Fransız Konsolos Vekili Tasliyan Bartalmen’in Faaliyetleri
    Göksun’a 9 Ekim 1897’de giden Fransız konsolos vekili Tasliyan Bartalmen, burada Ermenilerden yardım topladı. Köylerde yaşayan Ermenileri gizlice kaldığı eve davet ederek onlarla isyan çıkarmaları konusunda konuştu. Gece yaptığı toplantılarda burada yaşayan eli silah tutabilecek erkek ve kadın Ermenilerin sayısını defterine yazdı. Daha da ileri giderek Müslümanlara niçin silah taşıma ruhsatı verildiğini ve Hıristiyanlara neden silah taşıma ruhsatı verilmediğini araştırdı. Fakat onun iddiasının tam aksine Müslümanlara silah taşıma ruhsatı verilmemişti.

    Göksun ve civar köylerden 40 Ermeni Bartalmen’e gelerek fakirlerin temin ettikleri zahireden hükümetin zorla vergi aldığını ve haksızlığa uğradıklarını söylediler. Dinlediklerini defterine not alan Bartalmen, Ermenilerden Maraş’a gidip Mutasarrıf Paşa’ya resmen dilekçe vermelerini istedi. Bartalmen yanındaki iki papazla beraber gizli bir şekilde Göksun’da bulunan Hıristiyanlarla yarım saat konuştu ve daha sonra yanmış bulunan kilisenin yerine gitti. Kilise yerinde papazlarla gizli olarak iki saat görüştükten sonra öğle yemeğini yedi. Yemekten sonra bir Ermeni’nin bahçesine gitti ve burada birçok Hristiyanla ayrı ayrı görüştü. Bahçeye gelerek toplanan Ermenilerin hareketlerinden şüphelenen Nahiye müdürü burada daha fazla Ermeninin toplanmasına engel oldu. Nahiye müdürünün bu tutumuna çok sinirlenen ve hiddetlenen Bartalmen, müdürün aldığı tedbirlere karşı çıktı. Bunu takiben alınan tedbirlere uymayan ve istediği gibi hareket eden Bartalmen, kaldığı eve Göksunlu Ermenileri gece vakti çağırarak onlarla gizlice toplantı yaptı, toplantıya katılanların isyan konusunda görüşlerini aldı.

    Bartalmen, 9 Ekim 1897 Cumartesi günü evinde misafir olarak kaldığı Çukurhisarlı Keyfur ve Muhtar Asador ile birlikte içeri kimseyi kabul etmeden gece yarısına kadar konuştu. Çevrede bulunan Ermeni köyleri ile yakından ilgilenen Bartalmen Fırnız’ın nüfusunu tespit etmeye çalıştı. Ertesi günü Fırnız ile çevresinin ve buradan geçen yollarının krokisini çizdi. Burada üç gün kaldıktan sonra tekrar Göksun’a döndü. Göksun civarındaki Ermeni köylerinden yardım toplarken Hıristiyan halkı da yanına çağırarak haklarını savunmak amacıyla devlete karşı gelmelerini teşvik etti. Netice itibariyle Bartalmen’in bu şekilde çalışmaları ve hareketleri Zeytun ve Andırın’da yaşayan Hıristiyanlar üzerinde kötü etki yapacağı düşünüldü. Bu nedenle Maraş Mutasarrıfı, Bartalmen’in bir an evvel bu bölgelerden uzaklaştırılmasını istedi.

    Fırnız’ı ziyaret ettikten sonra Göksun’a gelen Bartalmen burada birkaç gün dinlendi ve oradan 12 Ekim 1897 Salı günü Elbistan’a gitti. Elbistan’da kaldığı sürede Ermeni köylerinde yaşayan ve eli silah tutan Hıristiyan nüfusun ne kadar olduğunu araştırdı. Elbistan civarında silah tutabilen Ermeni erkek kadın ayırmadan genç nüfusu tespit ederek kendilerinin neden silah taşımadıklarını ve Müslümanların niçin silah taşıdıklarını sordu. Bu soruya beklediği gibi cevap almaya çalıştı. Bu arada maiyetine verilen gizli polis Bartalmen’in hareketlerini ve çalışmalarını adım adım takip etti.

    Amerikalı olan Maraş Protestan müdürü Mustterli, 22 Eylül 1897’de Saimbeyli’ye giderek buradaki Ermenilerle ve misyonerle üç gün görüştükten sonra Göksun’a geldi. Göksun’u gezdikten sonra Maraş’a gitti. Bu arada Maraş’ta bulunan Fransız konsolos vekili Tasliyan Bartalmen ile birlikte toplantı yaptı. Bartelmen’ın faaliyetleri zararlı bulunmasından dolayı daha önce görevden alınması istenmiş ise de yapılan şikayetler dikkate alınmamıştı. İşte Maraş ve Göksun gibi hassas bir yerde Protestan Müdürü Mustterli ile Bartelmen gizli gizli toplanarak Ermenileri isyana teşvik etti. Ayrıca Maraş’ta bulunan Ermeniler ile Zeytun’da bulunan Ermeniler arasında irtibatı sağlayarak bunları silahlandırdı ve teşkilatlanmalarını sağladı.

    Göksun’dan sonra Elbistan’a gelerek burada bir müddet kaldıktan sonra Zeytun’a gelen Bartalmen, Ermeni milleti arasında yaptığı çeşitli konuşmalarda onları isyana teşvik edici davranışlarda bulundu. Hristiyanların silahsız olduğunu ve Müslümanların Hıristiyanlara tecavüz ettiğini ifade ederek Elbistan, Kızılöz, Çukurhisar ve Göksun’da öldürülen Ermenilerin isimlerini tek tek söyledi. Konuşmasına devam eden Bartalmen, 1895 isyanında esir alınan Türk askerlerinin kışlayı yakmaya teşebbüs ettiklerini,

    Ermenililerin dışarı ile irtibat kurmak için gidip gelemediklerini, Hıristiyanlara silah taşıma izni verilmediğini, Hükümet’in Müslümanlara silahsız gezmemeleri uyarısında bulunduğunu, Hıristiyanlardan cinayet işleyenlerin tutuklanarak Maraş’a gönderilip tutuklandıklarını, Müslümanlardan katil olanlara Hükümet tarafından yardım edildiğini anlattı. Bartalmen’in böyle olur olmaz konularda yanlış konuşarak Zeytun’da dolaşmasının ciddi problemlerin çıkmasına neden olacağı anlaşıldı. Onun muhtemel bir taşkınlığa meydan vermesini önlemek amacıyla hükümet tarafından yanına gizli bir gözetleyici verildi.

    Bu arada Bartalmen’ın Göksun ve Andırın’a giderek yeniden Ermenilere silahlanmaları konusunu anlatacağı haber alındı. Bu haber üzerine eskiden beri Ermeniler lehine söz ve davranışlarda bulunmayı alışkanlık haline getiren Bartalmen’in bu yerlere seyahat etmesi engellendi. Zeytun kaymakamı Bartalmen’in bir dakika bile Zeytun ve havalisinde durmaması gerektiğini Halep Valiliği’ne bildirdi.

    Halep Valiliği de Bartalmen’ın seyahatinin engellenmesi için gereğinin yapılmasını Babıali’ye bildirdi.

    Maraş’ta bulunan Fransız konsolosu 20 Nisan 1904 Çarşamba günü Zeytun’a geldi, ertesi günü Zeytun kumandanını ziyaret etti ve aynı gün Kaymakam tarafından da kabul edildi.2 Daha sonra Zeytun kazasının manastırına ve oradan da mahkeme üyesi olan Babik Ağa’nın evine gitti. Konsolos, Orta Mahalle Kilisesi’ne giderek burada altı yüz seneden beri muhafaza edilen İncil’i ziyaret etti. Zeytun’un ortasında olan Kale Mahallesi’ne gidip kazanın dört tarafının fotoğrafını çekti. Buradaki çalışmalarını tamamladıktan sonra 21 Nisan 1904 tarihinde Elbistan’a hareket etti. Konsolos, Göksun ve Afşin’e uğrayarak oradan da Malatya’ya gitti.
  • Göksun’da Ermeni Saldırılarına Karşı Kalkan: Muhacir İskânı
    Zeytun Ermenileri eskiden beri isyan, yol kesme ve tecavüz gibi eylemlerde bulunduklarından bunlar hakkında Müslümanlar şikâyet ediyorlardı. İşte bu şikâyetleri ortadan kaldırmak amacıyla, 15 Nisan 1899’da Afşin nahiyesi ve Andırın kazasına bağlı Göksun nahiyesine Müslüman Türk muhacirlerin yerleştirilmesi düşünüldü. Bu arada Göksun’un üçüncü sınıf bir kaza yapılması da dikkate alındı. Bu yaklaşımlar çerçevesinde Kargaçayırı 300, Bertiz nahiyesine 300, Hamidiye caddesi civarına ve Nedirli’ye 200 hane muhacir gönderilerek iskân edildi. Kargaçayırına yerleştirilen muhacirlerin sabıkasının bulunmaması ve Türk olmasına dikkat edildi. Zeytun’a bağlı Sarıgüzel köyünde iskân edilen Müslümanlara yeteri kadar arazi bulunmadığından, buraya iskan edilenlerin bir kısmının Kargaçayırına yerleştirilmesi istendi. Ayrıca bu arazilerin dağlık mera olması dolayısıyla buralara yerleştirilecek muhacirlerin hayvancılık gibi işlerle meşgul olmaları tavsiye edilirken, özellikle eskiden beri hayvancılık

    işlerini yapanların iskân edilmeleri dikkate alındı. Göksun’a yerleştirilecek muhacirlerin Müslüman ve Türk olmalarının açıkça belirtilmesindeki amaç, Zeytun’u çember içine almaktı. Eğer yerleştirilecek muhacirler Türk olmazlarsa bunların Zeytun Ermenileriyle irtibat kurması mümkündü.
  • Maraş ve Çevresinden Tehcir Edilen Ermeniler
    27 Mayıs 1915’ten itibaren Maraş’tan Halep yoluyla Zor ve Suriye’ye sevk edilen Ermenilerin sayısı 27101’dir1. Nakledilen Ermenilerin sayısını ayrıntılı olarak belirtmek gerektiğinde, Maraş merkezinden 12744, Süleymanlı’dan 9930, Elbistan’dan 1168, Göksun’dan 3229 ve Pazarcık’tan 30 olmak üzere toplam 27101’dir2 Bu belirtilen rakam Maraş bölgesinin tamamını kapsamaktadır. Bunların çoğu Halep yoluyla Zor ve Suriye tarafına sevk edildi3. Zeytun nüfusunun toplam 9.930 olduğu düşünüldüğünde burada bulunan Ermenilerin tamamının gönderildiği anlaşılmaktadır.


  • Kurtuluş Savaşı’nda Göksun
    Birinci Dünya savaşı yıllarında Göksun-Zeytun bölgesinde yaşayan Ermeniler İtilaf devletlerinin işlerini kolaylaştırmak amacıyla isyan etmeye devam ettiler. Bu nedenle isyan eden Ermeni asiler üzerine askeri birlikler gönderildi. Maraş ve çevresinde Ermeni eşkıyasını etkisiz hale getirmek, firarileri yakalamak ve asayişi sağlamak için Onuncu Depo Alayının Birinci Taburu 16 Kasım 1917 tarihinden itibaren Maraş’a yerleştirildi. İki ay boyunca savaşan bu tabur etkili olamadı. Yapılan müsademede Onuncu Depo Alayı’nın Birinci Taburu’nda bulunan zabit Nedim Efendi 5 Ocak 1918’de Göksun’un Kösürük Gözü adındaki yerde silahlı çatışmada şehit oldu ve 4017 numaralı Alman yapımı mavzeri Ermeni eşkıyası tarafından gasp edildi.

    Fakat Onuncu Depo Alayının Birinci Taburunun kırkar mevcutlu üç müfrezesi Pazarcık, Göksun ve Andırın’a gönderildi. Asker buraya yerleştikten sonra çevrede asayişi sağlamak amacıyla 16 Ocak 1918’de harekete geçti. Hareket esnasında tabur kumandanı, kurallara uymadığı gibi disiplini sağlamakta da gevşek davrandı. Kumandanın bu başarısızlığı eşkıyanın cesaretlenmesine neden oldu. Böylece Ermeni çetesi Maraş’a kadar yaklaştı. Bunun üzerine eşkıyayı durdurmak için iyi eğitilmiş asker gönderildi. Ayrıca bölgenin menzil müfettişlerince denetlenmesi ve tabur kumandanına gerekli talimatın verilmesi istendi. Buna rağmen 27 Ocak 1918 tarihinde Maraş’ta asayiş ve güvenlik tamamen bozuldu.

    Otoritesizlik nedeniyle çevrede bulunan köylerde yaşayan Ermeniler bile eşkıyalık yapmaya başladı. Göksun’dan Ermenilerin nakledilmesine rağmen burada Ermeni militanlarının eşkıya hareketleri devam etti. Göksun bölgesinde olayların olumsuz yönde gelişmesi üzerine, 12. Kolordu Kumandanlığı, 31 Ocak 1918 tarihinde Maraş bölgesinde bulunan Ermeni çetelerin kesin olarak imha edilmesi konusunda talimat verdi.

    Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanı Arslan Bey, çocukluk ve gençlik yıllarında Göksun, Süleymanlı ve Andırın’da Ermenilerin yaptıkları mezalimi yakinen görmüştü. Bundan dolayı Halep’teki baş komiserlik görevini bırakarak Maraş’a geldi ve Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilerin öncülüğünde Türklere saldıran Ermeni lejyonlarına karşı savaştı.

    Maraş savunması sırasında destek almak amacıyla Yörük Selim Bey Göksun’a giderek milis teşkilatını burada kurmaya çalıştı. Yörük Selim’in milis kuvvetleri arasına katılan Göksun’lu çetelere Abalılar denilmektedir. Yörük Selim gibi diğer Kuvayı Milliye üyelerinin bir ay yoğun şekilde çalışmaları sonunda Elbistan, Göksun ve Pazarcık’ta milis teşkilatı kuruldu. Bu arada bir de Bertiz’de Zafer ve Muharrem Beyler ile Sütçü İmam tarafından Bertiz Müfrezesi kuruldu. Bertiz Müfrezesi’yle birlikte Göksun, Pazarcık milis teşkilatlarının, Fransızların ilerlemesini ve işgalini engellemede çok büyük hizmetleri oldu.

    Maraş Savunması’nın on ikinci günü 2 Şubat 1920’de, Göksun'dan gelen Yörük Selim kumandasında bulunan, 80 süvari ve 120 piyadeden oluşan birlik Sulutarla'ya karargâh kurdu. O sırada yanlarında iki ağır makineli tüfek bulunan Mülazım Ahmet Hamdi ile Yüzbaşı Kâmil kumandasındaki askerler Elbistan’dan geldiler. Bunlar, Bertiz kuvvetleriyle birlikte hareket ederek Yörük Selim Bey’in birliklerine katıldılar. Yörük Selim Bey, ağır makineli tüfeklerin korumasında Sulutarla istikametinden Yumurta Tepe'ye bir taarruzda bulundu. Ancak Kışla-Kirkgöz-Taşocağı-Yumurta Tepesi mevzilerinden yapılan Fransız ateşleri karşısında bu taarruzdan olumlu bir sonuç alınamadı. Bu sırada Yüzbaşı Tevfik kumandasında iki mantelli top getirtildi. Ancak bu toplar iyi çalışmadığı gibi mermisi de azdı. Nitekim bu top ilk ateşte arızalandı. Düşmanın güçlü altı dağ topunun ateşi karşısında hiç bir etkisi olmadı.

    Mantelli toplardan bir tanesi daha sonra Kılıç Ali Bey'in isteği üzerine gönderildi. Bu topla Alman Eytemhanesi’ne karşı birkaç mermi atıldı ise de bir netice alınamadı. Çünkü arızalı olan bu topun tahrip tesiri çok azdı.

    Erkân-ı Harbiye Umumi’ye Dairesi’nin hazırladığı raporda belirtildiği gibi Maraş Mutasarrıflığı tecrübesiz ellerde idi. Mutasarrıf Ata Bey de üzerine düşen görevi hakkıyla yapmaktan korkuyordu. Bu nedenle Mutasarrıf, işgalcilerle iyi geçinme yolu izliyordu. Elbistan kaymakamı Kerküklü, Maraş’ı idare edenler de başka şehirden idiler. Kendilerini emanetçi gördüklerinden riskli hareket etmekten çekiniyorlardı.

    Karakollara ve kaleye çekilen Osmanlı bayrağını zorla indiren Fransızlara karşı mutasarrıf aciz, polis komiseri Fevzi 25 Osmanlı altınıyla susturulmuş, polis ve jandarma da Fransız kumandanlığı emrine girmişti. Bölgede çalışkan, şuurlu, fedakâr ve şahsiyetli memurlara acilen ihtiyaç vardı. Bu nedenle raporda, Elbistan ve Süleymanlı kaymakamlarının derhal değiştirilmesi istendi.

    Bertiz kolu, Çaylak sırtlarında zayıf ve dağınık şekilde bulunuyordu. Buna karşılık Fransız kuvvetleri, Kırkgöz üzerinde, Taşocağı ile Yumurta Tepesi'nde tahkimat yaparak ağır ve hafif makineli tüfeklerle ateşe başladı. Ayrıca ağır bomba ateşi ile makineli tüfek ateşini takviye etti. Düşman mevzileri iyi tahkim etmiş olduğundan etkili bir şekilde ateş devam etti. Türk çeteleri yaptığı birkaç taarruzda, düşmanın yaptığı ağır bomba ve makineli tüfek ateşi nedeniyle başarısız oldu. Boş yere kayıp vereceğini düşünen Türk müfrezesi, taarruza devam etmekten vazgeçti. Aslında Bertiz kolu, Elbistan ve Göksun yollarını kapatmak ve düşmanı mümkün mertebe taciz etmek ve oyalamakla görevlendirilmişti.

    Maraş harbini yapan Elbistan-Göksun-Pazarcık kollarıyla Maraş’ta kurulmuş küçük birkaç milis grupları Antep savunmasına katılmak için güneye doğru gitti.

    Maraş’ta huzur ve sükûn sağlanırken Süleymanlı’da bulunan Ermeniler 8 Mart 1920’de bölgede bulunan Müslümanların sakin olduğu Sarıgüzel ve Alişar Köylerine saldırdılar. Bu hareketleriyle Ermeniler eskiden beri devam ede gelen düşmanca davranışlarından vazgeçmediklerini ortaya koydular.
  • Göksun’da Ermeni Kaymakam: Emanuel Efendi
    Göksun’da 17365 Türk ve 3455 gayrimüslim olmasına rağmen buraya Ermeni Emanuel Efendi kaymakam tayin edilmişti. 1915 yılı Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaştığı yıldı. Ayrıca 1915 yılında Ermeniler İtilaf Devletleri’nin işini kolaylaştırmak için Maraş bölgesi dâhil çeşitli yerlerde isyan etmişlerdi. Bu hassas zamanda stratejik bir yer olan Göksun’da Ermeni birinin kaymakam olması çok düşündürücüydü. Buna rağmen Ermeni kökenli kaymakam görevden alınmamıştı. Fakat Kaymakam Emanuel’in yolsuzluk yaptığı ihbar edildi. Bunun üzerine Dâhiliye Nezareti tarafından soruşturma başlatıldı. Soruşturma sonunda suçu sabit bulunduğundan kaymakam görevden alındı ve yerine 19 Ocak 1915’te Silivri kaymakamlığından ayrılan Galip Bey tayin edildi.
  • Hâkim Karşısında Türkler ve Ermeniler
    Göksun’da Türkler ile Ermeniler arasında zaman zaman anlaşmazlık oluyordu. Bu anlaşmazlıklar mahkeme tarafından çözülüyor ve taraflar bunu kabul ediyorlardı. Zeytun’un Orta Mahallesi’nden Ermeni Serkis oğlu David, Tecirli Aşiretine mensup Molla Mehmet’ten inek satın almıştı. Fakat bu inekler merada otlarken Göksun’daki Molla Mehmet’in merasına kaçmıştı. Bunun üzerine Molla Mehmet

    bu ineklerin kendisine ait olduğunu söyledi. Aralarında çıkan anlaşmazlık mahkemeye intikal etti. Şahitlerin, ineklerin David’e ait olduğunu belirtmeleri üzerine hâkim hayvanları David’e teslim etti.

  • Göksun’lu Şehitler
    1914, 1915, 1916, 1917, 1918 yıllarında I. Dünya Savaşı’nda, 1921 yılında İstiklal Harbi’nde Çanakkale, Filistin, Galiçya, Garb, Irak, Şark (Kafkas) cephelerinde ve 1974 yılında Kıbrıs Barış Hareketi’nde ve 1984 sonrası terör olaylarında şehit düşen Göksunluların listesi aşağıda verilmiştir. Tespit ettiğimiz toplam 52 şehit bulunmaktadır. Bu şehitler hastanelerde ve muharebe meydanlarında şehit olmuşlardır.

    Şehitlerin şehit düştükleri hastane ve muharebeler şöyledir:

    18.Kolordu 2.Seyyar Hastanesi, 3.Kolordu 8.Seyyar Hastanesi, 3.Kolordu 9.Seyyar Hastanesi, 309 Nolu Seyyar Hastanede(Galiçyada), 9.Fırka Seyyar Hastanesi, Arıburnu Muharebesi, Bağdat 1.Kasırlar Hastanesi, Bağdat Felâhiye Mevki Muharebesi, Bağdat Hilal-i Ahmer Merkez Hastanesi, Dulkerim Hastanesi, Erzincan Erzurum Hilali Ahmer Hastanesi, Felâhiye Muharebesi, Gülhane Hastanesi, Gümüşsuyu Hastanesi, Halep Telel Hastanesi, Haymananın Mezartepe Sırtlarında, İstiklâl Muharebesinde, Kanlısırt'da, Kerevizdere'de, Merkez Mecruhin Hastanesi, Meydan Harbi, Selmanpak'da, Süngü Bayırı Muharebesinde, Şirkat Hastanesi, Urfa Müsademesinde, Lefkoşa Hastanesi.

    Şehitlerin çoğunun rütbesi er’dir. İçlerinde onbaşı olanların yanı sıra bir tane de teğmen rütbeli vardır.
  • Göksun’da Bulaşıcı Hastalıklar
    Göksun yayla bir yerde olmasına rağmen burada zaman zaman bulaşıcı hastalıklar ortaya çıkıyordu. Mesela 17 Mart 1891’de Göksun’da kolera hastalığı görüldü. Bu hastalığın etkisiyle yirmi kişi öldü. Hastalığa yakalananlar önce karın ve arka ve diz ve göğüs ağrısından şikâyet ediyorlar, daha sonra renkleri siyahlaşıyor, sonra kusuyor ve ishal oluyordu. Koleradan Kireç köyünde dört-beş, Göksun’da ise on kişiye yakın ölümlü vaka meydana gelmiştir. Hastalığı önlemek amacıyla derhal buraya hükümet tabipleri gönderildi, hastalar muayene edildikten sonra tedavi için gereği yapıldı.

    Kolera hastalığını kordon altına almak için Elbistan’ı da kapsayan bir karantina uygulamasına gidilmiş ve tahaffuzhane denilen karantina binası yapılmıştır. Bir süre sonra kolera hastalığı ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Elbistan ve Göksun’da kurulan tahaffuzhane ve kordonların lağv edilip edilmemesi gündeme gelmiş ve 30 Haziran 1894 tarihli yazı ile Sıhhiye Nezâreti’nden cevap beklenilmiştir.
  • Göksun’un İdari Yapısı
    Osmanlı öncesi Göksun’un idari yapısı hakkında son derece az bilgiye sahibiz. Buranın bir kasaba olduğuna dair bazı bilgiler var.

    Göksun’un Dulkadirli döneminde nasıl bir idari yapı içinde yer aldığına dair bilgiye sahip değiliz. Muhtemelen bir köy tüzel kişiliğine sahipti.

    Göksun’un içinde bulunduğu Dulkadir Beyliği 1515 yılında yıkılınca beyliğin hâkimiyet sahasında bulunan topraklar Şehsuvar oğlu Ali Bey’e tevcih edilmiştir. Yarı bağımsız bir sancak statüsü niteliği taşıyan bölge, 1522 yılında Şehsuvar oğlu Ali Bey’in katledilmesi ile bütünüyle Osmanlı idare sistemine dâhil edilmiştir. Bu beyliğin topraklarından Maraş ve Elbistan 1522’de Rum (Sivas) Eyaleti’ne, 1523-

    1531’de ise Karaman Eyaleti’ne bağlanmıştır. 1531’de Dulkadir toprakları olan bölgede Zülkadir Eyaleti kurulmuştur. Eyaletin teşekkülünden sonra buraya bağlı bir sancak olarak Kars-ı Zülkadiriye/ Kars-ı Maraş (Kadirli) sancağı kurulmuştur. Göksun ise nahiye statüsüne konularak Kars-ı Zülkadiriye Sancağı’na bağlanmıştır. Uzun dönem bu yapı devam etmiştir. Bundan dolayı 1529 ve 1563 tarihli Maraş tahrir defterlerinde Göksun ve köyleri yer almamakta olup, bunlar Kadirli defteri içinde görülmektedir.

    1527 tarihli deftere göre Göksun Nahiyesi’nde nahiye merkezinden başka Kanlıkavak ve Kavşud köyleri olmak üzere 2 köy, 12 aşiret-cemaat ve 77 mezra yer alıyordu. Kavşud Türkçe bir kelime olup, erkek adlarından olduğu Divan-u Lugâti’t-Türk’de yazılıdır7. 1563 tarihinde ise Göksun Nahiyesi, Göksun merkez, Kanlıkavak ve Kızılkiliselü köylerinden meydana gelmektedir. Kavşud köyü 1563 tahririnde mezra olarak kaydedilmiştir. 1563 tarihinde köy olarak kaydedilen Kızılkiliselü köyü 1527 tarihinde konar-göçer Kızılkiliselü aşireti olarak kayıtlıdır. 1563 yılında nahiyeye bağlı mezra sayısı artmış ve 113’e yükselmiştir. İbrahim Solak’ın tesbitlerine göre bu mezraların bir kısmı günümüzde köy statüsünde devam etmektedir. Bunlar; Bozhüyük (Bozhüyük), Camusluk (Küçük Camuslar), Çamdar (Çamdere), Elmacık (Elmalı), Ericik (Ericek), Fınducak (Fındık), Göynücek (Göynük), Kızılcık-ı Kebir

    (Büyükkızılcık), Kızılcık-ı Sagir (Küçükkızılcık-Esenköy), Kömür Deresi (Kömürköy), Mürsel (Mürsel), Orta Depe (Ortatepe), Saraycık (Saraycık). Köylerden Kanlıkavak ve Kavşud köyleri aynı isimle günümüzde devam etmektedir.

    Göksun’un idari yapısında uzun dönemler bir değişme olmamıştır. Tespit ettiğimiz tüm kayıtlarda Göksun Kars (Kadirli) Sancağı’na bağlı bir nahiye statüsünü korumuştur. İdari değişiklik 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Andırın’ın kaza olması (1867) ve Göksun’un buraya bağlanması ile yaşanmıştır. 1907 yılına gelinceye kadar Andırın’a bağlı bir nahiye olan Göksun bu tarihte kaza olmuştur. Kaza statüsü bu tarihten itibaren değişmeyerek devam etmiştir.

    19. yüzyılın ikinci yarısına ait zengin veriler sunan salnameler Göksun’un idari yapılanması hakkında şu bilgileri sunmaktadır: 1284-1290 (1867-1873) yılları arasında Göksun’un merkez dahil 9 köyü bulunuyordu. Bunlar; Nefs-i Göksun, Kanlıkavak, Yeniyapan, Kızılcık, Kavşud, Kireççiuşağı, Kömür, Kuzutepesi, Fındık köyleri idi. 1310-1322 (1892-1904) arasında toplam 19 köyü bulunuyordu, köy isimleri ise verilmemiştir. 1323-1326 (1905-1907) yıllarında Göksun’un 33 köyü bulunuyordu.

    Bunlar: Nefs-i Göksun, Taşoluk, Değirmendere, Gölpınar, Kireç, Yantepe, Kuzutepe, Yusufefendi, Hacıömerefendi, Seğelgan, Saraycık, Küçüksu, Fındık, Karaömerli, Arıstılkâsımağa, Büyükkızılcık, Küçükkızılcık, Yeniyapan, Kanlıkavak, Kömürsuyu, Alıçlıbucak, Lazki, Bozhöyük, Keklikoluğu, Gökhüseyinler, Mahmutbey, Kavşud, Mehmetbey, Tahirbey, Mecidiye, Hûtaş, Kozcakoz, Acıelma köyleri idi. 1326 (1907) tarihinde Göksun’a bağlı bir nahiye olan Andırın’ın ise 48 adet köyü vardı. Göksun ve Andırın’ın bu tarihte toplam köy sayısı 81 idi.

    1285-1324 (1868-1907) yıllarını kapsayan salname verilerine göre bu tarihler arasında Göksun’u nahiye müdürleri idare etmektedir. Nahiye müdürleri sık sık değişmektedir.

    1326 (1907) yılı salnamesi ise Göksun’un kaza olması itibariyle daha fazla bilgi vermektedir. Göksun bu tarihte 81 köyü olan ancak mahallesi olmayan 3. sınıf bir kaza idi. Bu tarihte kaza kaymakamı Ali Fehmi Efendi idi.

  • Göksun’un İdari Yapısında Değişiklik: Sultan II. Abdülhamid’in İradesiyle Göksun Nahiyesi’nin Kaza Yapılması
    Göksun’un idari yapısı yüzyıllardır değişmemiş, 16. yüzyılın başlarından 1907 yılına gelinceye kadar nahiye olarak yapılandırılmıştır. 1907 yılına gelindiğinde gelişmelere bağlı olarak II. Abdülhamid’in iradesiyle Göksun kaza statüsüne yükseltilmiştir. Bu değişikliğin arka planı şöyledir:

    Osmanlı Devleti’nde Ermeni olaylarının sıklıkla vuku bulduğu bölgelerden biri Zeytun kazası idi. Zeytun kazasında vuku bulan Ermeni olayları zamanla Göksun Nahiyesi’ne sıçramıştır. Haçin (Saimbeyli) kazası Ermenileri, Zeytun Ermenileri ile işbirliğine girişerek asayişsizlik ortamı doğmasına sebep olmuşlardır. Göksun Nahiyesi’nin bağlı olduğu Andırın kazasının, Zeytun ve Haçin kazalarına uzak olması dolayısıyla asayişi teminde yeni tedbirlere yönelinmiştir. Göksun’un Zeytun ve Haçin kazaları arasında olması sebebiyle ulaşım ve haberleşmenin daha seri yapılacağı, bu durumun da asayişin sağlanmasına katkı sağlayacağı gerekçe gösterilerek Göksun Nahiyesi’nin kaza yapılması, Andırın kazasının nahiyeye tahvil edilerek Göksun’a bağlanması gündeme getirilmiştir. 1890 tarihinden itibaren gündemde tutulan bu konu nihayet 1907 yılında neticelenmiş, gerekli çalışma ve hazırlıklardan sonra Göksun kaza statüsüne yükseltilmiştir.

    Bu süreç şöyle devam etmiştir:

    Göksun ve çevresinde asayiş problemleri devam ederken 4 Nisan 1899 tarihinde Sadaret makamı, Islahat-ı Maliye Komisyonu’na bir yazı yazarak, Göksun Nahiyesi’nin kaza olmasıyla alakalı mali hazırlık istemiştir.

    Sadaret 6 Nisan 1899 tarihinde Muhacirin Komisyonu’na da bir yazı göndermiştir. Bu yazıda, Zeytun Ermenilerinin Müslüman ahaliye yaptıkları zulmü önlemek için Göksun Nahiyesi’nin 3.sınıf kaza, Andırın kazasının ise 1. sınıf nahiye yapılması, Göksun’un belirli yerlerine muhacirin iskânı ve buna ait ayrıntılar ifade edilmiştir.

    15 Nisan 1899 tarihinde yine Sadaret makamı tarafından Dâhiliye Nezareti’ne bir tezkire yazılarak, Göksun Nahiyesi’nin 3.sınıftan bir kazaya dönüştürülmesi ve Göksun’un bazı mahallerine yerleştirilecek olan muhacirlerle alakalı talimat verilmiştir.

    Sadaret’in tezkiresi üzerine 4 Mayıs 1899 tarihinde Dâhiliye Nezareti Göksun Nahiyesi’nin kaza olmasını Şûrâ-yı Devlet’e havale etmiş ve gerekli olan ön hazırlık çalışmalarının yapılmasını istemiştir.

    30 Mayıs 1899 tarihinde Dâhiliye Nezareti, Halep vilayetine bir yazı yazarak Göksun’un kaza olması halinde ihtiyaç duyulacak bütçenin Maliye komisyonuyla görüşülerek halledilmesi istenmiştir.

    Bu süreç içerisinde Göksun halkı nahiyelerinin kaza olması için uğraş göstermiş, bir kısım taahhütlerde bulunmuştur. Asayişin temini adına kendi nahiyelerinin kaza merkezi olması için 24 Ocak 1906 tarihinde Halep Valiliği’ne müracaat ederek nahiyelerinin kaza yapılması halinde hükümet konağı ve telgraf idaresinin tesisi masraflarını üstleneceklerini taahhüt etmişlerdir.

    Andırın halkının yapılması istenen değişikliğe resmi makamlar nezdinde çeşitli itiraz girişimleri olmuş, ancak bu girişimler süreci etkilememiştir. Zira, Tesri-i Muamelat ve Islahat Komisyonu 13 Temmuz 1907 tarihinde bir yazı ile, kaza merkezinin Göksun’a naklinin ve Andırın’ın birinci sınıfdan bir nahiyeye dönüştürülmesinin bir çok açıdan faydalı olacağına dair Haleb Vilâyeti’nin ve Seraskerlik makamının olumlu görüşlerini ve halk tarafından çekilen telgrafları Sadaret makamına arz etmiş ve meselenin tetkik olunmak üzere Şûrâ-yı Devlet’e havalesi istenmiştir.

    Dâhiliye Nezareti de konunun görüşülmesi için Şûrâ-yı Devlet’e aynı tarihli bir yazı yazmıştır. Dâhiliye Nezareti’nin 13 Temmuz 1907 tarihinde yazdığı yazıyı göz önünde bulundurarak Şûrâ-yı Devlet, Göksun’un kaza olması konusunu son kez teferruatlıca incelemiştir. Şûrâ-yı Devlet, 26 Ekim 1907 tarihinde yaptığı toplantıda; Göksun’un, Haçin ve Zeytun kazaları arasında önemli bir mevkide bulunduğu, halkının çeşitli kavimlerden meydana geldiği, kaza olmasına askerî yönden bir mahzur olmadığı ve ayrıca Göksun halkının hükümet konağı ve telgraf binasının inşa etmeyi taahhüt ettikleri dile getirildi. Şûrâ-yı Devlet bu gerekçelerden hareket ederek Göksun’un 3.sınıftan kaza yapılması, Andırın’ın ise 1.sınıftan nahiyeye tahvil edilmesi konusundaki olumlu görüşünü Sadaret’e arz etmiştir.

    Görüldüğü gibi Göksun Nahiyesi’nin kaza merkezi olması girişimleri 1899 yılında başlamış, 8 yıl sonra Sultan II. Abdülhamit Han’ın iradesi ile 15 Şevval 1325 (21 Kasım 1907) tarihinde gerçekleşmiştir. Böylece Andırın 21 Kasım 1907 tarihinden 1925 yılına kadar Göksun kazasına bağlı bir nahiye olarak idare edilmiştir.
  • İdari Değişikliğin Yankıları
    1899 yılından itibaren başlayan Göksun’un kaza yapılması çalışmaları Andırın halkını rahatsız etmiştir. Andırın köy muhtarları, imamları ve Ermeni temsilcileri, kaza merkezinin Andırın’da kalması için Ağustos 1906’dan Temmuz 1907’ye kadar yaklaşık bir yıl boyunca, Halep Vilayeti’ne, Seraskerliğe, Dâhiliye Nezareti’ne, Sadaret ve Ermeni Patrikliği nezdinde çeşitli girişimlerde bulundular.

    Andırın Kazası’nın Göksun’a nakledileceğine ve Andırın’ın birinci sınıf nahiye olacağına dair Halep Vilayeti’nin yazısı ve Tesri-i Muamelat Komisyonu vasıtasıyla 15 Şubat 1906’da Dâhiliye Nezareti’ne gönderildi.

    Bunun üzerine Göksun’un kaza yapılması çalışmalarını haber alan Andırınlılar, 7 Ağustos 1906’da bir dilekçe yazarak itirazlarını Dâhiliye Nezareti’ne bildirdiler. Andırın’a bağlı köyler tarafından altmış imzalı dilekçe gönderildiğini ve bu dilekçede ifade edilen gerekçelerin dikkate alınarak kaza merkezinin Andırın’da bırakılmasını istediler. Andırınlılar gönderdikleri dilekçede Andırın’ın nahiyeye çevrilmesine ve Göksun’un kaza olmasına karşı çıktılar. Göksun’un Çerkez, Kürt ve Türk gibi değişik unsurlardan oluştuğunu, arazinin yetersizliğini, düşman saldırısı karşısında Andırın’ın daha önemli bir mevkide bulunduğunu, nitekim daha önce Ermenilerin Andırın’a saldırarak hükümet binasını yaktıklarını ve firar eden halkın mallarını yağmaladıklarını belirttiler. Göksun’un kaza olmasını ve Andırın’ın nahiyeye çevrilmesini Ermenilerin arzu ettiklerini, Ermenilerin Andırın’da üslenmek istediklerini, buradan

    Kilikya denilen Sis’i (Kozan) çevreleyen İskenderun, Mersin iskelelerinden gelen Ermenilerin Zeytun’a buradan geçtiklerini ifade ettiler. Ayrıca Göksun’un eşkıyalıkla meşhur olan Nacarlı, Cerit, Bozdoğan ve Afşar aşiretlerinden oluştuğundan burada asayişin sağlanamayacağı ve Zeytun’da eşkıyanın durdurulamayacağını belirttiler.

    Göksun’un siyasi yönden önemli bir mevkide olmadığı ve halkının karışık olduğu gibi serdettikleri gerekçelerle Andırın’ın kaza olarak kalmasını talep ettiler.

    Andırınlı Ermeniler, Andırının kaza olarak kalması konusunda Ermeni Patrikhanesi’ne de 22 Eylül 1906’da bir dilekçe verdiler. Bu dilekçelerinde Patrikhane’nin yardımını isteyerek Andırın’a 50 köyün bağlı bulunduğunu, Andırın’ın çok önemli bir yeri bulunduğunu, eğer kaza olarak kalmazsa eşkıyanın zulmüne karşı koyamayacaklarını, eşkıyanın zulmü karşısında Ermenilerin muhtemelen isyan edeceklerini ve böylece Andırın’da asayiş ve huzurun sağlanamayacağını tehditvari bir şekilde ifade ettiler.

    Andırın kazası imamı Ahmet ve dokuz arkadaşının imzaladıkları 25 Eylül 1906 tarihli dilekçe Sadaret’e gönderildi. Dilekçede, Göksun’un siyaseten kaza yapılmak istendiğini, Andırın’ın daha önemli yerde olduğunu, Andırın’a 81 köyün bağlı bulunduğunu, Andırın’ın kaza olarak bırakılmaması durumunda Adana’ya bağlı Kadirli Kazası’na bağlanmak için müracaat edeceklerini bildirdiler.

    Ancak bütün bu teşebbüsler idari değişikliğin önüne geçememiş, 21 Kasım 1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle Göksun kaza statüsüne yükselmiş, Andırın ise buraya bağlı bir nahiyeye tahvil edilmiştir.

    Andırın halkı bu değişiklikten hoşnut olmadıklarından Andırın’ın tekrar kaza yapılması için uğraş verdiler. Nihayet 21 Temmuz 1912’de Andırın Nahiyesi muhtarları Andırın’ın yeniden kaza yapılmasının elzem olduğuna dair dört imzalı dilekçelerini telgrafla Sadaret’e (başbakanlık) gönderdiler. Dilekçelerinde, Andırın’ın, Göksun’dan daha gelişmiş olduğunu, Göksun’un Andırın’a 30 saat mesafede bulunduğunu, üstelik yolların altı ay kar yüzünden kapalı olması sebebiyle 53 köyün bağlı bulunduğu Andırın halkının hukuki işlemlerini yürütmekte zorlandıkları, hatta bu işler için Göksun’a giderken canlarından bezdiklerini dile getirerek Andırın’a tekrar kaza statüsünün iadesini istediler4. Sadaret aynı gün gelen telgrafı değerlendirmiş, Dâhiliye Nezareti’nden Andırın Nahiyesi’nin problemlerinin halledilmesini istemiştir. 22 Temmuz 1912 tarihinde Dâhiliye Nezareti de söz konusu bu problemin araştırılarak halledilmesi talimatını Haleb Vilayeti’ne göndermiş, Sadaret makamı ise konuyu yakından takip etmiştir.

    1914 yılları ortalarında Ermeni olayları devam ederken asayişin temini için Göksun Kazası’nın küçültülmesi Dâhiliye Nezareti’nce gündeme alınmıştır6. Bazı köylerin Adana’ya bağlanması uygun bulundu. Adana Valiliği 23 Haziran 1914 tarihinde Göksun Kazası’na bağlı bazı köylerin güvenlik gerekçesiyle kendine bağlı kazalara bağlanmasını istedi. Bu talebe binaen Adana Valiliği’nin yazısında belirtilen köylerle birlikte Göksun’a bağlı 12 köy, Feke ile bağlantıları bulunması sebebiyle Kozan

    Sancağı’nın Kadirli Kazası’na bağlandı. Andırınlıların yıllar süren mücadeleleri sonucunda 1925 yılında Andırın tekrar kaza yapılmıştır.
  • Göksun’un Demografik Özellikleri
    Nüfus ile ilgili ilk elden kaynaklar, klasik dönem için tahrir, avarız ve cizye defterleri, son yüzyıl için cizye, nüfus, temettuât defterleri ve salnamelerdir. Tahrir, avarız, cizye ve temettuât defterleri genel bir ifade ile faal erkek nüfusu vermekte ve temel amacı da vergi yükümlülerini ve bu kişilerden tahsil edilecek vergi yükünü belirlemektir.

    Göksun’un 16. yüzyıldan önce nüfus yapısına ilişkin kullanılabilir verilere sahip değiliz. Bu sebeple nüfusla ilgili değerlendirmeleri 16. yüzyılın başlarında Göksun’un içinde bulunduğu Dulkadir Beyliği’nin Osmanlı’ya ilhakından kısa bir süre sonra yapılan sayımlardan (tahrir) elde edilen sonuçlara bağlı olarak yapacağız.

    Bilindiği üzere bu sayımlar bir nüfus sayımı değildir. Vergiye esas olmak üzere hazırlanan bu sayımlar vergi mükellefi evli ve bekâr erkekleri ve muaf tutulan kesimleri kapsamaktadır. Osmanlı devletinde ilk nüfus sayımı olarak nitelenen 1831 tarihli sayım da benzer eksikliği beraberinde taşıyor; temel amacı verginin yeniden tadil ve tesviyesine matuf olarak nüfusu belirlemek ise de, bu sayımda erkek nüfus tespiti yapılmıştır.

    Klasik dönem vergi kayıtlarından genel nüfus rakamlarına ulaşmak için Ömer Lütfi Barkan tarafından öne sürülen ve umumiyetle kabul gören her vergi hanesinin 5 kişiden mürekkep olduğu görüşünden hareketle Göksun’a ait nüfus tahminleri üzerinde duracağız.
  • 16. Yüzyılda Nüfus
    A- Yerleşik Nüfus

    Bu sayım sonuçlarından elde edilen verilere göre 1527 tarihinde Göksun nahiye merkezinin nüfusu yaklaşık 268 idi. Nahiyeye bağlı Kanlıkavak köyünün nüfusu ise 417 idi. Toplam nüfus ise 685’e ulaşıyordu. Nahiyenin iki köyünden biri olan Kavşut’da nüfusa ilişkin veriler bulunmamaktadır. Bu tarihte nahiye merkezinde halkın dışında 1 imam, 1 hatib, 1 müezzin, 3 çeri ve 2 eşkinci bulunuyordu. Çerilerin biri piyade, ikisi süvari yani atlı idi. Kanlıkavak köyünde ise 1 kethüda, 15 derviş yaşıyordu.

    1563 tarihinde ise Göksun Nâhiyesi, Göksun merkez, Kanlıkavak ve Kızılkilise köyü olmak üzere 3 köyden meydana geliyordu. Bu tarihte Göksun yaklaşık olarak 307, Kanlıkavak 521, Kızılkilise 533 nüfusa sahip idi. Toplam nüfus ise 1361’dir. Bu durumda meskun mahal nüfusu 1527-1563 arasında iki kat artmıştır. Böyle bir nüfus artışı nüfusun tabi artış seyrinin çok ötesinde olması dolayısıyla başka faktörlerle açıklanmalıdır. Yüzyılın ikinci yarısında genel nüfus artışına ilaveten konargöçerlerin yerleşik düzene geçmiş olmaları ile izahı mümkündür. Zira 1527 sayımında söz konusu cemaatlerin nüfus rakamlarına ulaşmamızı sağlayan mükellef ve muaf sayıları verilmişken, 1563 sayımında, mezraların hangi cemaat tarafından ziraat edildiği yazılmış, ancak toplam nüfusu çıkaracağımız vergi mükellefi ya da muaf sayısı verilmemiştir. Bu durumda adına cemaat denilen bu toplulukların, konargöçerlikten çıkarak yerleşik düzene geçip mezralarda zirai faaliyetlerde bulunmalarını mümkün görmek gerekir. Bu sayıma göre Kanlıkavak köyü, Kanlıkavak cemaati; Kızılkilise, Kızılkiliselü cemati; Nefsi Göksun ise Göksunlu cemaati tarafından oluşturulmuş ve bu cemaatler yerleşik düzene geçmiş olmalıdır. Diğer bir husus ise 1563’de Kızılkilise köyünün kurulmuş olmasıdır.

    Nüfusun bileşimine bakıldığında her iki tarihte gayrimüslim nüfusa rastlanılmamaktadır. Nüfusun tamamı Müslümanlardan oluşmaktadır. Etnik olarak Türk nüfustur.

    Sayım sonuçlarına göre bu tarihte Göksun merkezde 30 bennak, 19 mücerred ve 26 nimçift olarak kayıtlı vergi mükellefi kişiler, 1 imam, 1 naibü’ş-şer’, 1 naibü’şşer’ kardeşi, 2 sipahi, 7 sipahizâde bulunurken, Kanlıkavak köyünde 22 bennak, 57 mücerred ve 48 çiftten oluşan vergi mükellefi, 1 kethuda, 1 muhassıl bulunuyordu. Ayrıca 33 dervişin 7’si bennak, 14’ü mücerred, 11’i nim çift ölçeğinde vergi mükellefi, 1’i ise Selman Halife’nin oğlu Ali olarak kayıtlıdır. Kızılkilise köyünde ise 68 bennak, 58 mücerred ve 20 nimçift vergi mükellefi, 4 muhassıl, 1 kethüda, 1 müezzin, 1 derviş ve 1 sipahi bulunmaktadır.

    B- Konar Göçerlerin Nüfusu

    Bölgede daha önce var olan Dulkadir Beyliği’ne bağlı Dulkadir Ulusu olarak adlandırılan pek çok aşiret Göksun yaylalarında yaylamaktaydı. Osmanlı Arşivi kayıtlarında Göksun’da yaylayan ve kışı da Çukurova’da geçiren birçok Türkmen kitlesinin ismi geçmektedir. Bunlardan bazıları Subaşı, Bostancı ve Haydarlı cemaatleridir.

    1527 tarihinde nâhiye sınırları içerisinde konar-göçer gruplardan büyük çoğunluğu Dulkadirli Ulus’una mensup 12 aşiret-cemaat bulunuyordu5. Bunlar; Boyacılar, Ericeklü, Kürsücilü, Mağaracıklu, Karakızlu, Saraycıklu, Boyacılu, Ağcaviranlu, Kebecelü, Köse Hasanlu, Kızılkiliselü, Tellili cemaatleridir. 1527’de cemaatlerin toplam nüfusu yaklaşık 1326’dır6. Nüfusun yapısı 240 hane, 19 nefer, 41 mücerred,

    1 muhassıl, 5 imam, 5 kethüda ve 11 âdet-i çeriden oluşmaktadır.

    1563 tarihli sayımda Göksun Nahiyesi’nde konar-göçer taifenin nüfus rakamlarına ulaşacağımız vergi mükellefi, görevli ve muaf rakamlarına yer verilmemiştir. Bu sebeple konar-göçerlerin bu tarihte nüfuslarına dair bilgi veremiyoruz. Bu cemaatlerden sadece yukarıda bahsettiğimiz Kızılkiliselü aşireti yerleşik hayata geçerek yeni bir köy oluşturmuştur.
  • 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın Başlarında Nüfus
    Göksun’un ayrıntılı nüfus verilerine yukarıda verdiğimiz bilgilerin dışında 20. yüzyılın başlarında gelinceye kadar sahip değiliz. 17, 18 ve 19. yüzyılda nüfusa ilişkin kullanılabilir arşiv kaynaklarına ulaşamadık. Bu kaynakların başlıcası Avarız ve Cizye defterleridir. Bölgede temettuat sayımları yapılmadığı için 19. yüzyılın ortalarına ait zengin bir kaynağa sahip değiliz8. Seyyahların notları da çok kısıtlıdır. 1835 yılında Anadolu’yu gezen Charles Texier Göksun’dan bazen küçük bir kasaba bazen de köy olarak bahseder, fakat nüfus rakamı vermez. 19. yüzyıl ortalarında 1853 yılında Göksun’dan geçen seyyah Tchihatcheff, Göksun’u çıplak bir ovada 150kadar kulübeden mürekkep bir köy olarak zikreder. Nihayet 1906’da Göksun’u ziyaret eden Grothe burayı 50 evli (250-300 nüfus) bir köy olarak anlatır.

    İl yıllıkları anlamında hazırlanan salnameler nüfusa ilişkin ayrıntılı bilgi vermektedir. Göksun, 1908 yılına gelinceye kadar Andırın kazası içinde yer alması dolayısıyla ayrıntılı nüfus verilerini ancak 1908 (H.1326) yılına ait salnameden çıkaracağız. Bu tarihte Göksun kazasının 33 köyü 1 nahiyesi (Andırın), Andırın Nahiyesi’nin ise 48 köyü bulunmaktadır.

    Bu rakamlar kaza genelini vermektedir. Kaza merkezinin ne kadar olduğuna dair bilgimiz yoktur. Kazada gayrimüslim nüfusun oranı % 13’dür. Tabloda Katolik ve Protestan olarak görülenler, Ermeniler içinde zamanla Gregoryan mezhepten ayrılarak bu iki mezhebe geçenler olmalıdır. Sayımların ne derece sağlıklı yapılıp yapılmadığına ilişkin endişemizi saklı tutarak mevcut rakamlara bakılırsa kaza genelinde erkek nüfus daha fazladır. Erkek nüfusun oranı % 55, kadın nüfusun oranı % 45’dir.

    Ramazan Hurç’un yayınladığı 1909 tarihli belgede bu tarihte Göksun Nahiyesi’nde 223 Müslüman hanede toplam 1000, 15 gayrimüslim hanede toplam 65 nüfus olmak üzere nahiye genelinde 238 hane ve 1065 nüfus tespit edilmiştir.

    Göksun nüfusuna ilişkin I. Dünya Savaşı’nın ilanından önce ve sonra diye kaydedilen 6 Ağustos 1331 (19 Ağustos 1915) tarihli Göksun Kazası Nüfus Memurluğu’nun kaydında ayrıntılı nüfus verilerine sahibiz. Bu verilerde hane ve köy sayısı, nüfusun etnik bileşimi verilmektedir. Bu kayıtlara göre Göksun’da Savaş öncesinde 4775 hane, 86 köy ve 1 nahiye bulunuyordu.

    Birinci Dünya Savaşı ilan edilmeden önce yapılan nüfus tespitinde Göksun Kazası’nda1 86 köy de dâhil olmak üzere 3961 ev, 9899 kadın, 11666 erkek olmak üzere toplam 21565 Müslüman nüfus bulunmaktadır. Ermeni nüfusu ise, 814 ev, 1519 kadın, 1936 erkek olmak üzere toplam 3455’tir. Her iki kesimin toplam nüfusu 25020’dir. Bu nüfus cetveline göre toplam 25020 nüfusun 1113’ü Kürt, 2958’i Çerkez, 121’si yabancı (Müslüman), 17373’ü Türk, 3455’i gayrimüslimdir. Köy adlarıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde verilen hane, kadın ve erkek nüfus kayıtları 19 Ağustos 1915’te onaylanmıştır.

    Savaş yıllarında ise hane sayısı 4950’ye yükselmiş, köy ve nahiye sayısı değişmemiştir. Gayrimüslim nüfus % 13,7’dir. 19 Ağustos 1915 tarihinde onaylanan nüfus cetveline göre 1115 Kürt, 3150 Çerkez, 17350 Türk, 121 yabancı (Müslüman), 3464 gayrimüslim olmak üzere toplam 25200’dir. Bu nüfus kaydını dikkate aldığımızda Nisan 1915’te zorunlu iskâna tabi tutulmasına rağmen Ermeni nüfusu artmıştır. Savaştan sonraki nüfus artışı ve hane sayısındaki artış ihtiyatla karşılanmalıdır. Çünkü I. Dünya Savaş yıllarında nüfusun artması yerine azalması beklenir.

    Göksun Kaymakamlığı’nın tasdik ettiği 7 Aralık 1916 tarihli cetvelde Göksun’un bağlı 89 köyün hane sayısı verilmiştir. Bu cetvele göre toplam 4695 hane tespit edildi. Her hane ortalama 5 nüfus olarak kabul edilirse Göksun’un toplam nüfusunun 23475 olduğu söylenebilir.

    Hane ve nüfus sayısındaki düşüşün sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte tehcir kararının uygulanması ve Birinci Dünya Savaşı’nın etkisinin olduğu zannedilmektedir.
  • Cumhuriyet Döneminde Göksun Nüfusu
    Cumhuriyet döneminin ilk nüfus verileri 1927 yılına aittir. Bu tarihte yapılan sayıma göre Göksun nüfusu 10.117 Erkek, 10.231 kadın olmak üzere toplam 20.348’dir. Bu sayım kadın, erkek, evli, dul, boşanmış rakamlarını da vermektedir. Ayrıca nüfus yaş gruplarına ayrılmıştır.

    İktisadî tahlillerde nüfusun çalışabilecek durumda olan kesimi ile bu kesime iktisaden bağlı ve ekonomik faaliyet içerisinde bulunamayan kesimi ayırt edebilmek için yaş grupları 1-14, 15-64, +64 olarak ayrılmakta, bu yaş grupları içerisinde 15- 64 yaş grupları faal olarak kabul edilmektedir. Yukarıdaki nüfus tablosunda 15-64 aralığı verilmediğinden 13-70 aralığını faal nüfus saydığımızda kadın-erkek olmak üzere toplam 11.911 nüfus tespit ediyoruz. Bu rakamın 5167’si erkeklere, 6744’ü kadınlara aittir. Diğer bir tanımlama ile kazanın toplam nüfusu içinde faal erkek nüfusun oranı %25.4’dir. Tabloda dikkati çeken bir diğer husus ise okuma bilen ve bilmeyenlere ilişkin verilen rakamlardır. Bu tarihte kaza genelinde okuma bilenlerin 432’si erkek, 43’ü kadın olmak üzere 475’dir. Bu rakam 7 yaşından büyük toplam 14.640 nüfus kitlesinin % 3.25’ine tekabül etmektedir.

    Cenup’ta Türkmen Oymakları adlı eserin müellifi 1931 yılında ziyaret ettiği Göksun’un 500 evden meydana geldiğini belirtmektedir1. Bu sayı şüphesiz tahmin bir rakamdır.

    Cumhuriyet döneminde genelde 5 yıl ara ile hazırlanan nüfus verileri merkez nüfusu, köy nüfusu ve toplam nüfusu vermektedir. Merkez nüfus 1985 yılına gelinceye kadar kademeli büyüme seyrederken 1990 yılındaki sayım sonuçları kaza merkezinin %50 daha büyüdüğünü göstermektedir. Aynı nispette şehir nüfusunda büyüme 2000 sayımlarında da görülmektedir. 2000 yılı nüfus sayımında köylerin nüfusu 1990 sayımının altına düşmüştür. Bu durum köylerden kaza merkezine göçün olduğuna işaret eder.

    Bu artışlar nüfusun tabi seyri içinde olağan bir artış olmaktan çok dış göçlerle açıklanabilir. Diğer taraftan 2000 yılında yapılan sayımın geçerli sayılmadığını da dikkate alırsak şişirilmiş nüfustan söz edilebilir. Nitekim 2008 nüfus sayım sonuçları bunu doğrular niteliktedir.

    Yeni uygulamaya konulan Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne göre Göksun nüfusunda önemli eksilme olmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu’nun bu sisteme göre 31.12.2008 tarihi itibariyle tespit ettiği Göksun’un toplam nüfusu 56.668’dir. Bunun 18.461’i merkez nüfusu, 38.207’si ise belde ve köy nüfusunu oluşturmaktadır. Şehir nüfusunun 9258’i erkek, 9203’ü kadındır. Belde ve köy nüfusunun 19.224’ü erkek, 18983’ü kadındır. Göksun’un toplam nüfusunun 28.482’si erkek, 28.186’sı kadındır.
  • Göksun’da Bayındırlık Hizmetleri, Kamu ve Sivil Tesisler ve Vakıf Eserleri
    Osmanlı döneminde Göksun’da kamuya ait müesseseler hakkında bilgilere 1908 tarihli salnamede ulaşıyoruz. Bu tarihte Göksun kazasında 1 hükümet konağı, 2 karakol, 15 cami, 5 Sıbyan mektebi, 1 Ermeni (Gregoryen) kilisesi, 1 Protestan mektebi, 4 medrese bulunuyordu. Bunlardan hükümet konağı, 1 karakol, 3 medrese hariç diğerleri Göksun kasabası ile çevre köylerinde bulunuyordu. 1902 yılında nahiyede bir adet Rüştiye mektebi bulunuyordu. Bu mektebin muallim-i evvel ve sani kadroları münhal idi. 1904 ve 1905 yıllarında da bu kadrolar münhal gözükmektedir.

    1907 yılında Göksun’da ayrıca 3340 hanenin yanında, 5 han, 72 dükkân, 9 değirmen, 5 fırın, 3 adet fabrika tahta hızarı, 2 kahvehane, 3 ambar, 1 debbağhane bulunuyordu. Bunlardan 2 kahvehane ve 1 fırından başkası Göksun kasabasıyla çevre köylerinde yer alıyordu. Ermeniler tehcire tabi tutulmadan önce Göksun’da Yukarı Çarşı ve Tepebaşı mevkilerinde oturuyorlardı. Kerpetenli yakınındaki Gâvur Mezarlığı da Ermeni Mezarlığı idi.

    Cenup’ta Türkmen Oymakları adlı eserin müellifi 1931 yılında ziyaret ettiği Göksun’un 500 evden meydana geldiğini belirtir ve kasaba hakkında şu bilgileri verir: Kasabanın en önemli binalarının tamamlanmış bir cami ve Kuşoğlu Rüstem Ağa’nın malı olup hükümet tarafından kullanılan evler olduğunu, Fevzi Bey’in evinin de ikinci sınıf büyük binalar arasında sayılabileceğini, kasabanın tamamlanmamış bir oteli, iki kahve, bir aşçı, iki han, 40 dükkân ve yeterli olmayan bir okulunun olduğunu belirtir.
  • Göksun ve Köylerinde İlk Mektep Açılışı
    1900 yılında Göksun’da ve Bozhüyük, Yantepe, Kavşud ve Arık Ahmed köylerinde birer adet ibtidaî mektep denilen İlkokul yapılmış idi. Bu yapılan mekteplerin Göksunlu Çeno Mehmed Ağa tarafından inşa edilen köprü ve şose ile birlikte açılış törenleri “cülûs-ı hümâyûn-ı meymenet-makrûn-ı cenâb-ı Padişahî’ye musâdif yevm-i mes‘udda” yani padişahın cülus gününe denk getirilmiş idi. Konudan sadaret makamı 1 Ekim 1900 tarihli bir yazı ile haberdar edilmiştir.

  • İstiklal İlkokulu
    İstiklal İlkokulu, 1908 yılında Tepebaşı Camii’nin yanında Altay Okuma Yurdu adı altında 6 yıllık olarak öğretime açılmıştır. İlçede ilk açılan okul olarak bilinmektedir. İstiklal Savaşı’ndan sonra okulun bu günkü bulunduğu yerde askeri kışla bulunuyordu. Altay Okuma Yurdu kapatılıp yerine İstiklal Savaşı’nın kazanılması ile kışla yerini İstiklal İlkokulu’na devretmiş ve bugünkü ismini almıştır. 1978 yılına kadar beş sınıflı ilkokul olarak öğretime eski binada devam etmiştir. 1978 yılında yeni bina yapılmış olup, öğretime bu iki katlı ve 12 dershaneli yeni binada devam edilmektedir. 28.06.1995 tarih ve 13116 sayılı valilik onayı ile İlköğretim Okulu’na dönüştürülmüş, okulun adı İstiklal İlköğretim Okulu adını almıştır.
  • Kışla
    Haçin ve Zeytun Ermenilerinin saldırılarını önlemek için birisi şimdiki Fırın Pınarı civarına, diğeri de köprübaşındaki şimdiki İstiklal Okulu’nun karşısında iki kışla yapılmış idi. Doğudaki kışla zamanla yıkılmış, diğer kışla ise İstiklal İlkokulu’na dönüştürülmüştür.
  • Telgrafhane Yapılması
    10 Ekim 1911 tarihli Dâhiliye Nezareti’nin Posta ve Telgraf ve Telefon Nezâreti’ne gönderdiği yazıda Göksun ve Pazarcık kazalarında muntazam posta olmamasından dolayı çeşitli mahzurlar ortaya çıktığından Andırın Telgraf Merkezi’nin Göksun’a nakli ve Göksun’la Maraş arasında bir posta sürücülüğünün tesis edilmesi istendi. Bunun üzerine Göksun’a kaza olduktan dört yıl sonra 1912’de telgraf çekilmesi planlandı. Telgraf çekilmesinin gerekçesi olarak yukarıda değinildiği gibi Maraş’a bağlı Pazarcık’ta telgraf olmadığından haberleşmenin jandarmalar tarafından sağlandığı ve bunun ise mahzurlu olduğu bildirildi. Yapılan değerlendirmeler sonunda Andırın telgraf merkezinin Göksun’a nakledilmesi kararlaştırıldı. Ancak 23 Mayıs 1913 tarihinde Zeytun ve Saimbeyli arasında stratejik bir yerde bulunan Göksun’a telgraf çekilmediği bildirildi. Hatta telgraf direkleri ile tellerinin Göksun halkı tarafından alınacağı, devlete sadece bir memur maaşının yük olacağı ifade edildi. Bu yazılar üzerine telgraf merkezinin 1913 senesi içinde Göksun’da açılacağı Posta ve Telgraf Nezareti tarafından bildirildi. Hiç olmazsa Maraş’ı Elbistan’a bağlayan hatta bağlanması istendi. Mahallinde yaptığımız tespitlere göre, Cumhuriyet döneminde Nuhçu Arif (Arif Çalık) diye bilinen kişinin konağı telgraf hane, konağın üst katı ise 1955’e kadar Belediye olarak kullanılmıştır.
  • Hükümet Konağı Yapılması
    Göksun halkı, nahiyelerinin kaza olması için bir kısım taahhütlerde bulunmuşlar, nahiyelerinin kaza merkezi olması için 24 Ocak 1906 tarihinde Halep Valiliği’ne müracaat ederek hükümet konağı ve telgraf idaresinin tesisi masraflarını üstleneceklerini taahhüt etmişlerdir. Ancak Göksun 21 Kasım 1907 tarihinde kaza merkezi olduktan sonra hükümet konağının yapımı hemen gerçekleşmemiş, zaman almıştır. 27 Temmuz 1912 tarihli yazıda, Göksun hükümet konağı yapımı için halktan toplanacak paranın 600 liraya ulaşacağı, inşaatın tamamlanması için tahmin edilen ilave 200 liranın ise hazine tarafından ödenmesi gereği üzerinde durulmuştur. Maliye Nezareti’nden Dâhiliye Nezareti’ne yazılan bu yazıda toplanan yardım paralarıyla öncelikle plan gereğince inşaata başlanılması, para yetmediği zaman geriye kalanın hazineden ödenmesinin uygun olacağı ifade edilmektedir. Tespitlerimize göre, Cumhuriyet döneminde Rıfat Yardım’ın dedesi Osman Çavuş’un konağı, hükümet konağı olarak kullanılmıştır. Konak 1936’da yanmış, 1954 yılında şu andaki hükümet binası yapılmıştır.
  • Kadın Hapishanesi Yapılması
    Adliye Nazırı Hasan Hilmi’nin 27 Ağustos 1908 tarihli Dâhiliye Nezareti’ne hitaben yazısında Elbistan, Zeytun, Haçin ve Göksun kazalarında kadınlara mahsus hapishane olmadığını ifade ederek uygun birer mahallin hapishane yapılmasını istemektedir. Bunun üzerine Dâhiliye Nezareti, Göksun ve diğer kazaların bağlı olduğu Halep Valiliği’ne 8 Eylül 1908 tarihli yazı ile bu talebin yerine getirilmesi istenmektedir.
  • Ulu (Büyük) Camii
    Göksun merkezdeki Ulu Camii yapılınca Pazaryeri’nde (Avcılar Kulübünün bulunduğu yer) Sağıroğlu Bekir tarafından yaptırılmış ve caminin beratı Sağıroğlu Bekir adına gelmiştir. Daha sonra şimdiki Ulu Cami yapıldıktan sonra Sağıroğlu Bekir’e ait cami yıkılmıştır. Arşiv kayıtlarında Sağıroğlu Mehmet Camii olarak geçmiştir.

    Şehir merkezindeki Ulu Camii inşa kitabesine göre, dönemin kaymakamı Kayserili Talat Bey’in öncülüğünde ve halkın yardımlarıyla 1341/ 1922 yılında yapılmıştır. Halen caminin mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü uhdesinde olup kullanımı Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmiştir. Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 19.12.2003 tarih ve 5448 sayılı kararıyla tescil edilmiştir.

    Camii, İstiklal harbi sırasında Samsun ve Amasya çevresinden sürülen Rum bir usta tarafından yapılmıştır. Taşları kağnılarla Çamurlu’dan ve Doğankonak Köyü’nden getirilmiştir. Rum usta şehirden ayrıldıktan sonra geri kalan eksiklikler Türk ustalar tarafından ikmal edilmiştir. Bazı onarım ve ilavelerle günümüze gelen yapı, orijinal özelliğini önemli ölçüde korumuştur.

    Caminin cümle kapısına inşa kitabesi, mihrabın alınlık kısmına ayet kitabesi yazılmıştır. İnşa kitabesi, cümle kapısındaki basık kemerin cephesine siyah boya ile iki beyit olarak yazılmıştır. Kitabede şu ifadeler yer almaktadır:

    İâne-i ahâli ve Kâimmakam Talat Bey’in himmetiyle inşa edilmiştir. Sene-i Arabî l341, Sene-i Rumî 1338.

    Ayet kitabesi ise mihrabın alınlığına siyah boya ile yazılmıştır. Ayet kitabesinin iki yanına simetrik olarak ''Allah ve ''Muhammed'' yazılan yerleştirilmiştir. Kitabede: “Bismillahirrahmanirrahim. Küllemâ dehale aleyha Zekeriyya'l-mihrab. Lâilahe illaah Muhemmedü'r-Resulullah” yazıldır. Bu ayetin manası şöyledir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlarım. ''Zekeriya O'nun (Meryem) yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulurdu (Al-i İmran Suresi: 3/37). Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun resulüdür.

    Mehmet Özkarcı’nın tespitlerine göre, orijinalinde sadece harimden oluşan caminin kuzey cephesine, minarenin kapısı üzerindeki kitabeye göre 1943 yılında üç kubbeli son cemaat yeri ile tek şerefeli minare ilave edilmiştir. Yakın zamanlarda iç mekânın duvar ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, harimin duvarları 0.90 m. yüksekliğe kadar tahta ile kaplanmıştır.

    Caminin mimari özelliği ile ilgili detaylı bir araştırma yapmış olan Mehmet Özkarcı’nın verdiği bilgilere göre; yapı, ahşap tavanlı camiler grubuna girmektedir. Cami; dıştan 14.85 x 15.20 m. boyutlarında harim, kuzey tarafına yerleştirilen 3.80 x 14.85 m. ölçülerinde üç kubbeli son cemaat yeri ve son cemaat yerinin kuzeybatı köşesindeki tek şerefeli minareden oluşur. Son cemaat yeri ile minare orijinal olmayıp, sonradan ilave edilmiştir. Yapı, doğu-batı doğrultusunda hafif meyilli alan üzerine yapılmıştır.

    Cephe duvarları, cümle kapısı, mihrap ve minarede sarımtırak renkte ince yonu taş, harimin örtü sisteminde ahşap malzeme kullanılmış, son cemaat yeri ise betonarme olarak yapılmıştır. Caminin inşasında temiz bir işçilik görülür. Harim kısmı dıştan kırma kiremit çatı ile kapatılmıştır.

    Biraz yüksek tutulan cephe duvarları, batı cephe hariç, kominle ikiye bölünmüş ve cepheler dörder adet plâstırla hareketlendirilmiştir. Cephe duvarında çift sıra pencere açılarak yapı monotonluktan kurtarılmaya çalışılmıştır.

    Cami, arazinin eğiminden dolayı ortalama 1.00 m. yüksekliğinde su basmanı üzerine inşa edilerek, yapıya fevkani bir görünüş kazandırılmıştır.

    Harimin kuzey tarafına sonradan ilave edilen üç kubbeli son cemaat yeri, cephe duvarının yan yüksekliğinde tutulmuş ve kemer gözleri demir doğrama camekânla kapatılmıştır. Kubbeler yuvarlak kemerler yardımıyla güneyde duvarlara, önde kare kesitli dört beton ayağa istinat ederler.

    Harim kısmına, kuzey duvarının ortasında açılan 1.50 x 2.40 m. ölçülerinde basık kemerli kapıdan girilir. Harim içten 12.80 x 13.20 m. ölçülerinde olup, örtü sistemi ahşap işçiliğinin değişik bir tasarımını yansıtmaktadır. Yanlarda duvarlara istinad eden ahşap tavan; ortada iç bükey silmeli sekizgen kaide üzerinde yükselen merkezi kubbe, yanlarda düz örtü, köşelerde de küçük kubbelerle dikkati çeker. Böylece bu yapıda; dört yarım kubbeli ve dört köşe kubbeli merkezi planlı cami şemasının, ahşap düz örtü ile tekrarlanan geç bir uygulamasını karşımıza çıkarmaktadır. Bağdadi tarzında yapılan ahşap tavan alçı ile sıvanarak, örtü sistemine kargir bir özellik verilmeye çalışılmıştır. Harimin duvarlar, birbirlerine simetrik şekilde yerleştirilen yarım daire kesitli ikişer duvar payesi ile hareketlendirilerek iç mekânın monotonluğu giderilmeye çalışılmıştır. Zeminden yüksekliği 6.85 m. olan ahşap tavan kırma çatıyla kapatılmıştır.

    İç mekâna aydınlık alttan; kuzey ve güney duvarlarında ikişer, doğu ve batı duvarlarında üçer üstten; bütün duvarlarda dörder adet olmak üzere toplam yirmi altı adet pencereyle sağlanmıştır. Alt pencereler basık kemerli ve 1.15 x 2.00 m. ölçülerindedir. Üst sırada yer alan pencerelerden köşedekiler içten daire, dıştan sekiz kollu yıldız biçiminde yapılmıştır ve ortalara yerleştirilen ikiz pencereler basık kemerlidir. Köşelerdeki açıklıklar içten 1.30 m. çapında, ikiz pencereler ise 0.76 x 1.34 m. boyutlarındadır.

    Kesme taş mihrap, kıble duvarının ekseninden 0.80 m. doğu tarafa yerleştirilmiştir. Niş derinliği duvar kalınlığı içinde kaldığı için dışa taşıntı yapmamaktadır.

    Harimin kuzey tarafına boydan boya ahşap malzemeden kadınlar mahfili yapılmıştır. Mahfil yanlarda duvarlara, önde iki ahşap ayağa istinat etmekte ve buraya harimin kuzeybatı köşesine yerleştirilen "L” biçiminde on üç basamaklı ahşap merdivenle çıkılmaktadır.

    Tek şerefeli kesme taş minare son cemaat yerinin kuzeybatı köşesine yerleştirilmiştir. Minareye son cemaat yerine açılan basık kemerli kapıdan girilir. Silindirik kare planlı kaide üzerinde yükselmektedir. Şerefe altı iki sıra yüzeysel mukarnas dizisiyle hareketlendirilmiş ve şerefe taş korkulukla çevrelenmiştir. (Minarenin şerefe taş korkulukları 2004 yılında meydana gelen fırtına nedeniyle yıkılmış hala aslına uygun bir şekilde restore edilmemiştir.) Silindirik petek konik taş külahla sonuçlanmaktadır. Minare doksan beş taş basamaklıdır.

    Süsleme: Yapıda eklektik üslubun özelliklerini yansıtan bezemelere yer verilmiştir. Dikkati çeken süslemeler kuzey, güney ve doğu cephe duvarları ile cümle kapısı ve mihrapta görülür. Kuzey, güney ve doğu cephe duvarlarına eşit aralıklarla dörder adet plaster yerleştirilmiş ve bu cepheler ortadan kornişle ikiye bölünerek, cephelerde altışar adet dikdörtgen formda yüzeyler oluşturulmuş ve ortalarına pencereler yerleştirilmiştir. Pencerelerin çerçeveleri cepheden hafif dışa taşınarak bir hareketlilik sağlanmıştır. Alt sırada açılan pencereler dekoratif amaçla yapılan profilli silmeli konsollarla desteklenmiş ve konsolların cepheleri buğday başağını hatırlatan bitkisel karakterli motifle bezenmiştir. Alt sırada yer alan pencereler basık kemerlidir. Üst sıraya açılan pencerelerden köşedekiler sekiz kollu yıldız biçiminde yapılırken, ortadakiler basık kemerli ikiz pencere formundadır. İkiz pencerelerin alt köşeleri plastik etkide yapılan ''C'' ve ''S'' kıvrımlarıyla bezenmiştir. Basık kemerli pencerelerin kilit taşları sorguçlarla dekore edilmiştir. Böylece cephelerde açılan pencereler farklı biçimlerde yapılarak cami monotonluktan kurtarılmaya çalışılmıştır. Ayrıca doğu cephenin kuzey köşesindeki plasterin orta kısmı girland motifiyle bezenmiştir.

    Harime girişi sağlayan cümle kapısı, oldukça zengin bezemelerle dekore edilerek abidevi bir görünüş kazandırılmaya çalışılmıştır. Yanlarda profilli silmeli başlıklara sahip sövelere istinad eden basık kemer, dikine silmeli kemer sorgucuyla bezenmiştir. Giriş açıklığının üst kısmını hareketlendiren alınlık, yanlara simetrik olarak yerleştirilen ikiz sütuncelerin üzerine oturmaktadır. Kompozit başlıklara sahip sütuncelerin kaideleri akantus yapraklarıyla bezenmiştir. Alınlık ile başlıkların arasına yerleştirilen friz, ortaları gül bezek desenleriyle bezenen başak motifiyle dekore edilmiştir. Alınlık ise ''C'' ve ''S'' kıvrımları, naturalist çiçekler, deniz kabuğu, arma gibi kartuşlar, gül bezek ve yapraklardan oluşan bir süsleme kompozisyonuna sahiptir. Cümle kapısının basık kemeri ile söveleri haricindeki diğer kısımlar altın sarısı renginde boyanmıştır.

    Kesme taş mihrap 3.00 x 3.80 m. ölçülerindedir. 0.42 x 1.00 x 1.80 m. Boyutlarındaki mihrap nişi yayvan yarım daire planlı ve yuvarlak kemerlidir. Kemerin üst kısmı lale, gül bezek ve soyut yapraklardan oluşan çelenk şeklinde motifle bezenmiştir. Mihrabın iki tarafına yerleştirilen plasterler Kompozit başlıklara sahiptir. Profilli silmelerle sınırlandırılan alınlığın yayvan kemeri sorguçla tezyin edilerek, yan kısımlar simetrik şekilde birer gül bezek motifiyle bezenmiştir. Bütün süslemeler altın sarısı renginde boyanmıştır. (Camii’nin mihrap süslemelerinin bir parçası alınarak Arslan Bey çiftliği Camii’nin mihrabına monte edilmiştir).
  • Tepebaşı (Sağıroğlu) Camii
    Tepebaşı Mahallesi Ayhan sokakta bulunan bu camiin banisi Sağıroğlu Bekir’in oğlu Hasan Bey’dir. Vakıflar genel Müdürlüğü’nün mülkiyetinde olup, kullanımı Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmiştir.

    Camiin günümüze intikal etmeyen kitabesine göre Sağıroğlu Bekir’in oğlu Hasan Bey tarafından 1770 yılında yaptırılmıştır. Hasan Bey’in babası Sağıroğlu Bekir, ailesiyle birlikte 1750 yılı civarında Kemah’tan Göksun’a gelmiştir. Aile önce Kanlıkavak Köyü’ne, daha sonra da Göksun’un Tepebaşı mevkiine yerleşmiştir. Tepebaşı, Sağıroğlu ve Bekirli ismiyle anılan köy Göksun’un ilk yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Daha sonra ailenin nüfusu artarak burası 35-40 haneye ulaşmış ve Hasan Bey buraya camiyi inşa etmiştir. Bu Göksun’un ilk camisidir. Cami içinde tahta işlemeli nakışlar mevcut idi. Yıkılan bu ahşap caminin mermer kitabesi Ulu Cami’ye nakledilmiştir. Kitabede “Allah rızası için bu camiyi Bekir oğlu Hasan yaptırdı” yazılıdır.

    29 Ağustos 1914 tarihli aşağıda metnini verdiğimiz berat Sultan Reşat tarafından Tepebaşı Camii imam hatibi Musa’ya verilmiştir. Beratta ifade edildiği üzere cami Göksun’da yeniden inşa edilmiştir. Camiye minber konularak Cuma namazlarına hazırlık yapılmış, meşruiyeti olması için de padişah beratı olması gerekmişti.

    Mehmet Özkarcı caminin mimarisiyle ilgili şu bilgileri vermektedir: Cami, doğu batı doğrultusunda eğimli bir arazi üzerine inşa edilmiştir. Yapı, evler tarafından kuşatıldığı için dıştan fazla belli olmamaktadır. Günümüze aslı durumunu kısmen koruyarak gelen cami, çeşitli zamanlarda bazı onarım ve ilaveler görmüştür.

    Bu yapının yaklaşık 200 m. uzağında yer alan Ulu Camii (1922) yapılınca Tepebaşı Camii kapatılmıştır.

    Uzun yıllar kapalı olan cami tamir edilerek tekrar ibadete açılmıştır. Orijinalinde sadece harim kısmından ibaret olan caminin kuzey tarafında sonradan 3.00 m. Genişliğinde son cemaat yeri niteliğinde iki katlı basit bir mekân eklenmiştir. Bu hacmin üst katı mahfil şeklinde düzenlenmiş ve harimin kuzey duvarındaki üst pencereler kapı şekline dönüştürülerek, mahfil ile bağlantı sağlanmıştır. Mahfile son cemaat yerinin batı tarafına yerleştirilen ahşap merdivenden çıkılmaktadır. Cami 1985 ve

    1993 yıllarında da onarım görmüştür. Önceden caminin kuzeybatı köşesinde yer alan ahşap minare yıkılınca, kuzeydoğu tarafına 1993 yılında briketten tek şerefeli minare yapılmıştır. Yine bu tarihlerde caminin doğu tarafına betonarme olarak helâ ve abdest muslukları inşa edilmiştir. Ayrıca yapının duvarları ile kesme taş mihrap sıvanarak badana edilmiş ve ahşap doğramalar yenilenmiştir.

    Yapı, ahşap tavanlı camiler grubuna girer. Cami dıştan 10.50 x 10.60 m. Boyutlarında harim ile kuzey tarafına sonradan eklenen 3.00 x 10.50 m. ölçülerinde son cemaat yeri niteliğinde basit mekândan oluşur ve dıştan kırma sac çatı ile örtülmüştür.

    Duvarlarda ahşap hatıllı kaba yonu ve moloz taş, mihrapta ince yonu kesme taş, örtü sisteminde ahşap malzeme kullanılmıştır. Yapının masifliği duvarlarda açılan pencerelerle giderilmeye çalışılmıştır.

    Harim kısmına kuzey duvarının ortasında açılan 1.32 x 2.05 m. ölçülerinde dikdörtgen kesitli cümle kapısından girilir. 8.90 x 9.00 m. boyutlarındaki iç mekân, yanlarda duvarlara istinad eden ahşap tavanla örtülmüştür. Zeminden yüksekliği 4.80 m. olan tavanın ortasına kare kesitli göbek yapılmıştır. İç mekânın aydınlığı alttan; kuzey, güney ve batı duvarlarında ikişer üstten; doğu ve batı duvarlarında birer, kuzey duvarında iki olmak üzere toplam 10 adet dikdörtgen kesitli pencereyle sağlanmıştır. Duvarların ahşap hatılı aynı zamanda pencerelerin lentolarım da oluşturmaktadır.

    Güney duvarının ortasına ve kapının eksenine yerleştirilen kesme taş mihrap, 1.90 x 2.80 m. ölçülerindedir. Mihrap çerçevesi iç mekâna 0.25 m. çıkıntı yapmaktadır. Yuvarlak kemerli ve yarım daire kesitli mihrap nişi 0.50 x 1.00 x 1. 70 m. boyutlarındadır. Orijinal olmayan beş basamak1ı ahşap minber harimin güneybatı köşesine, ahşap mahfil ise kuzey tarafına yerleştirilmiştir. Cami sade bir şekilde inşa edilmiştir. Kitabe, Cami 1922 yılında kapatılınca tahrip olmaya başlamış ve bunun üzerine inşa kitabesi Göksun Ulu Camii'ne getirilmiştir. Kitabe günümüze gelmemiştir.
  • Kızılkale
    Fındıklıkoyak Köyü'nün sınırları içerisinde bulunmaktadır. Günümüze az bir bölümü gelen kalenin yapım tarihi bilinmiyor.

    Kale ilgili araştırmaları olan Mehmet Özkarcı’ya göre, Roma döneminde 4. yüzyılda, inşa edildiği tahmin edilmektedir. Daha sonra yöreye hâkim olan Bizans, Anadolu Selçuklu, Dulkadir Beyliği ve Osmanlılar döneminde yenilenircesine tamir edilmiş ve şimdiki şeklini ise Osmanlı Devleti zamanında almıştır.

    Kale, Fındıklıkoyak Köyü'nün 5 km. güneybatı tarafında bulunur. Yapıya asfalt yoldan sonra yaklaşık 2 km. yürümek suretiyle ulaşılır. Kale, Göksun Ovası'na hâkim olan yaklaşık 150 m. yüksekliğindeki sarp kayalık tepenin üzerine inşa edilmiştir. Yapı stratejik bakımdan önemli vadi ve geçitleri kontrol altında tutmaktadır.

    Göksun, Kayseri'den Maraş ve Kilikya (Çukurova) yönüne giden yolların kavşak noktasında bulunmaktadır. Coğrafi yapısı itibariyle tarih boyunca önemini korumuştur. Kayseri-Çukurova arasındaki kısa yolun Göksun'dan geçmesi Bizans döneminde bu ilçeye özel bir önem verilmesine sebep olmuştur. Bu dönemde Göksun, önemli bir konaklama merkeziydi. Bu amaçla Bizanslılar hem askeri, hem de siyasi bakımdan bu stratejik yolun emniyetini elinde tutmak için gerek Andırın-Geben (Meyremçil) üzerinden Çukurova'ya inen güzergâh üzerinde, gerekse Andırın-Mazgaç geçidinden güneye inen yollar boyunca müstahkem kaleler inşa etmişlerdir. Bundan dolayı Kızılkale, Afşin yöresindeki kaleler ile Andırın bölgesindeki kalelerle bağlantıyı sağlayan önemli bir yapıdır. Kızıl Kale, Göksun Fındıklıkoyak Köyü’nün sınırı içerisinde bulunmaktadır. Diğer taraftan Göksun; Geben, Andırın, Kadirli kanalıyla İskenderun limanına bağlanarak İç Anadolu ve Doğu Karadeniz arasında da bir köprü vazifesi görmüştür.

    Kale, Abbasiler'in zaptiye nazırı Abdullah bin Tahir tarafından 209 H./ 824-25 M. yılında alınarak tahrip edilmiştir [Atalay (1973), 30]. Kale daha sonra 1139'da Danişmentliler tarafından ele geçirilmiştir (Turan (l971),i74-175].

    Kızıl Kale'nin gün batımı esnasındaki görüntüsü çok heybetli ve etkileyicidir; güneşin taşlara yansımasıyla kızıl bir görünüm sergilemektedir. Bundan dolayı yapıya ''Kızıl Kale'' denilmiştir.

    Mimari: Kuzey-güney doğrultusunda eğimli bir alan üzerine inşa edilen kale, yaklaşık 22.00 x 82.00 m. boyutlarındadır. Arazinin topografik yapısına göre şekil alan yapı, oval biçimine yakın bir plana sahiptir. Kalenin inşasında kireç harçlı ince yonu, kaba yonu ve moloz taş malzeme kullanılmıştır. Günümüze ulaşan kalıntılardan anlaşıldığına göre sur duvarları ile burçlar sarımtırak renkte ince yonu taş ile kaplanmıştır. Kalenin inşasında itinalı bir işçilik görülür.

    Harabe halde bulunan kaleye, batı tarafında kayalara oyulmuş merdivenlerden çıkıldığı ve kapının batı sur duvarının kuzey tarafında açıldığı anlaşılmaktadır. Merdivenin basamakları tahrip olmakla beraber izleri belli olmaktadır. Kalenin sadece güney cephesindeki burç kalıntısı ile az bir sur duvarı günümüze gelmiştir. Diğer sur duvarları ise tamamen yıkılmış olup, temel kalıntıları kalenin planını genel çerçevede ortaya koymaktadır. Güney cephedeki burç yarım daire planlı ve 16.00 m. çapındadır. Burcun yaklaşık yarısı yıkılmış ve cephesinin ortasına üçgen biçiminde motif işlenmiştir. Burçta görülen farklı tonlardaki taşlar, kalenin çeşitli zamanlarda tamir edildiğini göstermektedir. Kalenin içindeki bütün mekânlar yıkılmış olup, bazı mekânların temel kalıntıları günümüze gelmiştir.

    Kalenin çevresinde hamam kalıntısı ile kaya mezarlarına rastlanılmaktadır. Bu eserler bölgenin Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Kale sade olarak inşa edilmiştir.
  • Çardak Köyü Camii
    Camii günümüze intikal etmemiştir. 15 Rebiu'l-ahir 1317/ 23 Ağustos 1899 tarihli vakfiyeye göre Abdullah oğlu Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Vakfiyede belirtildiği üzere, Çardak Köyü'nde bulunan 1.200 kuruş kıymetinde ve yıllık geliri 250 kuruş olan 2 bakkal dükkânı camiye vakfedilmiştir. Bu gelirin yarısının mütevelli ile caminin hatibine verilmesi, kalan kısmının da caminin ihtiyaçlarına harcanılması istenilmiştir. 1327/1909 tarih1i arşiv belgesinde, cami görevlisiyle ilgili bilgilere rastlanılmaktadır.

  • Kanlıkavak Köyü Şehsuvar Oğlu Ali Bey (Dede Garkın) Zaviyesi
    16. yüzyılda Göksun’un Kanlıkavak köyünde “Şehsuvar oğlu Ali Bey Zaviyesi”, ya da “Dede Garkın Zaviyesi” olarak kaydedilen bir zaviye bulunuyordu. Bu zaviyeyi Şehsuvar oğlu Ali Bey yaptırmış ve vakıflar tahsis etmiştir. Faaliyetleri itibariyle yolcular için bir konaklama merkezi, sosyal ve dini bir tesis ve imaret merkezi idi.

    Kaynaklarda zaviyenin Kanlıkavak Zaviyesi, Kanlıkavak Köyü Zaviyesi, Ali Bey bin Şehsuvar Bey Zaviyesi gibi farklı isimleri bulunmaktadır. 17-18. yüzyıl vakıf kayıtlarında Şehsuvar oğlu Ali Bey Zaviyesi ve Mezrası, Dede Garkın Zaviyesi ile birlikte kaydedilmiştir. Günümüzde yaptığımız araştırmalarda Kanlıkavak köyünde zaviyeye ilişkin ne bir kalıntı ne de köylülerin bildiği bir bilgiye ulaşılamamıştır. Sadece zaviyenin yeri tespit edilebilmektedir.

    Zaviyesinin bulunduğu Kanlıkavak köyü, Kanlıkavak cemaatinin meskûn olduğu köydü. Köyün 1527 yılında 65 hane 12 mücerred (bekar) vergi nüfusu vardı. Toplam nüfus tahmini olarak 417’ye baliğ oluyordu. Köyün vergi geliri 4132 akçe idi. Ancak bu gelir vakfa ait değildi. Vergi nüfusu dışında bir kethüda, bir zaviyedar (Selman Halife) ve buna bağlı olarak zaviyede görev yapan 14 derviş de köyde ikamet etmekteydi. 1563 tarihinde ise Kanlıkavak köyünde 33 derviş bulunuyordu. Bunların 7’si bennak, 14’ü mücerred ve 11’i nimçiftten meydana geliyordu. Bennak, mücerred ve nimçift gibi tanımlamalar o devrin vergi sistemi içinde vergi mükellefi kişileri anlatıyordu. Farklı miktarlarda vergi verirlerdi. Dervişlerden biri ise Selman Halife’nin oğlu Ali olarak kayıtlıdır.

    Şehsuvar oğlu Ali Bey, zaviyenin idaresinin, Çelebi Halifenin makbul halifesi (vekili) Selman Halife’de olmasını, onun ölümünden sonra da evladının elinde olmasını şart koşmuştu. Selman Halife ve zaviyedeki dervişler gelip gidenlere hizmet etmek ve zaviyenin diğer işlerini yapmak karşılığında avârız-ı divâniye denilen olağanüstü durumlar için tahsil edilen vergiden muaf tutulmuşlardı. 1527 tarihli tahrir defterinde bu konuda şöyle denilmektedir:

    Zaviyenin giderlerini finanse edebilmek için vakfı bulunuyordu. Zaviyeye, 1527’de 3001, 1563’te ise 360 akçe gelir vakfedilmiştir. Zaviyeye, Kanlıkavak köyündeki asiyab (değirmen) gelirinden 1527 yılında 200, Osman Sofu’nun oğlu Ahmed’in çiftliğinden 100 olmak üzere toplam 300 akçe vakfedilmiştir. 1563’de ise değirmen gelirinden zaviyeye daha fazla pay ayrılmıştır. Bu tarihte Kanlıkavak köyü değirmen gelirinin 360 akçesi zaviyeye vakfedilmiştir. Zaviyenin vakfı olan değirmen, 1563 yılında iki adet olarak kaydedilmiş ancak gelir miktarı belirtilmemiştir.

    1689 tarihinde bu zaviyenin vakfına yıllık 1440 akçe gelir kaydedilmiştir. 1694 ve 1695’de ise zaviyenin vakfının aylık geliri 2880 akçe idi. 1855 ve 1856 yılında Kanlıkavak köyü vakıf olarak kaydedilmiş, iki yıllık toplam geliri Sünbül-zade Reşid ve Turan Efendilere maaş olarak ödenmiştir. 1857’de vakfın geliri 380 kuruşa çıkmıştır. Bu tarihte Kanlıkavak köyü mezra olarak kayıtlıdır. Kanlıkavak zaviyesi 1860’da ise Ahmed Efendi’nin tasarrufunda olup 700 kuruş geliri vardı. 1863 yılına ait bir kayıtta zaviyenin yarı tevliyet hissesinin karşılığı olarak Kanlıkavak mezrası vakıf gelirinin yarı hissesine Ahmed Reşid Efendi’nin sahip olduğu görülmektedir.

    27 Şevval 1331 / 2 Eylül 1913 tarihli bir irade ile Alâüddevle Bey’in vakfı olarak gösterilen Kanlıkavak mezrasının aşar geliri olan 735 kuruş 27 para, Maraş’taki camilere tahsis edilmiştir. Bu bilgiden hareketle Kanlıkavak köyünün Alâüddevle Bey tarafından zaviyeye vakfedilmiş olduğu söylenebilir.

    Kanlıkavak köyünde adına zaviye yapılan Dede Garkın kimdir? Dede Garkın hakkında kaynaklarda kısmi bilgilere ulaşılmıştır. Dede Garkın, 13. yüzyılda Horasandan gelerek Elbistan taraflarına yerleşen ve zamanla çevrede büyük bir şöhret kazanan ve Hacı Bektaş-ı Veli ile de ilişkisi olan önemli bir Türkmen babasıdır. Hacı Bektaş Veli Velayetnâmesi’nde geçen Dede Garkın büyük ihtimalle aynı şahıs olmalıdır. Onun bir Yesevî şeyhi olabileceği de düşünülmektedir. Devrin sultanı bu zatın meziyetlerini görerek onunla dostluk kurmuş ve bunun sonucu kendisine 17 köyü vakıf olarak vermiştir.

    Dede Garkın ismi bize Oğuz boylarından bir boy olan Karkınları çağrıştırmaktadır. Reşîdüddin, Tarihi’nde Karkınlara Yıldız Han’ın oğulları arasında yer verir ve Karkın kelimesinin “çok ve doyurucu aş” anlamına geldiğini belirtir. Yirmi dört Oğuz boyu arasında beşinci sırada yer alan Karkınlar, diğer boylar gibi Anadolu’nun fetih ve iskânında önemli rol oynamışlardır. Türkiye’nin doğusundan batısına yayılan Karkınlar, 12-14. yüzyıllarda gruplar hâlinde yerleşmişlerdir.

    16. yüzyılda Karkın boyuna mensup Karkın oymağı Antep yöresinde yurt tutmuşlardır. Kaynaklarda, Karkın, Kargın, Dede Karkın, Karkın Türkmanı, Karkınlı, Talkı veya Tağlı Karkını gibi adlarla anılan bu oymaklar, Rakka, Halep, Rumkale, Antep, Maraş ve Malatya yörelerini yaylak ve kışlak olarak kullanmışlardır.

    Bugün Maraş ve çevresinde Karkın adıyla mevcut bir yerleşim yerine rastlanmamakla birlikte, Dulkadirli Türkmen oymakları arasında bunların önemli bir yer tuttukları göz önüne alınırsa, bölgede Karkınlar’a mensup yerleşmelerin olduğu düşünülebilir. Nitekim Dulkadirli elinin en tanınmış boylarından Dokuz’un (diğer adı Bişanlu, şimdiki adı Beşenli) bir obası Karkınlar’ın en büyük kollarından biriydi. Dulkadirli ulusu içinde yer alan bu grup “İfrâz-ı Zulkadriyye” oymakları içerisinde, diğer bir Karkın kolu ise “Dede Garkın” adlı bir şeyhin Göksun’da bulunan zaviyesine hizmet etmekteydi. Bu durumda Göksun’da zâviyesi bulunan “Dede Garkın”ın Karkın boyuna mensup olduğu söylenebilir. Faruk Sümer’e göre ünlü Türk velîsinin mezarı da büyük ihtimalle Göksun’daki zaviyesindedir.
  • Göksun ve Çevresinde Mali Ve Hukuki Düzenlemeler: Kars-ı Zülkadriye Sancağı Kanunnâmesi
    Osmanlı Devleti’nde toprağın idaresi ve vergilendirilmesi devletin önem atfettiği konuların başında geliyordu. Bu nedenle Osmanlı yöneticileri, toprağın vergilendirilmesi, bu verginin tespit ve tescili ve tahsili konularında geçmişten tevarüs edilen zengin tecrübe birikiminden istifade ile birlikte, dönem, toplum ve bölge şartları da dikkate alınmak suretiyle yeni yön temler geliştirmişlerdir. Zira İmparatorluğun savunmasını ve iç güvenliğini sağlayacak bir ordunun kurulması ve bu ordunun iâşe, ibate ve teçhizatının temini ve diğer pek çok kamu harcamalarının finansmanı meselesi Osmanlı Devleti’nin olduğu kadar, çağdaşları bulunan pek çok sanayi öncesi ekonomiler inin de önemli sorunları arasında bulunuyordu. İşte savaş zamanında güçlü bir ordunun teşkili ve önemli ölçüde finansmanı toprakta tımar sistemini uygulamakla mümkün olmuştur.

    Osmanlı idarecileri, toprakta genel geçer olarak tımar nizamını uygulayarak hem geniş imparatorluk coğrafyasının verimli arazilerinin idaresini, hem de bu idare tarzıyla merkezi bütçeden her hangi bir fon ayırmadan savaş zamanında cebelileriyle birlikte iki yüz bine yaklaşan tımarlı sipahi ordusunu hazır kıta yapmak imkânını elde ediyordu.

    Başta toprak olmak üzere ülkenin ekonomik potansiyelini tespit ve bu kaynakların denetlenmesi ve vergilendirilmesi amacına yönelik olarak devlet, ülke genelinde sayımlar yaptırmıştır. Bu sayımlara Osmanlı tarih terminolojisinde “Tahrir” denilmektedir. 16. yüzyılda geniş imparatorluk coğrafyasının ayrıntılı bir şekilde tahririnin yapıldığını biliyoruz. Bu sayım sonuçlarından ilgili bölgenin sosyal ve ekonomik yapısına ilişkin özgün bilgiler elde edilebilmektedir. Tahrir kayıtları kullanılarak Osmanlı Devleti’nin demografik yapısı, toprak idare sistemi, vergi sistemi, üretiminin niteliği ve niceliği, bölgesel ekonomik farklılıklar ve etnik yapı vb. konular araştırıla gelmiştir.

    Bir bölgenin tahriri, düzenlenen kanunnameler ışığında yapılırdı. Kanunnameler bölgede tahrir yapılırken ve tahrir sonrası uyulması gereken idarî, malî ve hukukî kaide ve kuralları açıklardı. Osmanlı kanunnameleri, bir bakıma kaide ve kurallar manzumesidir.

    Kanunî devrinde idari, malî ve hukuki açıdan önem arz eden ve uyulması gereken kurallar açısından Göksun ve çevresini de içine alan Kars-ı Zülkadriye Sancağı kanunnamesi Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne bağlı Kuyûd-ı Kadîme Arşivi, TD, nr. 168, vrk. 1-3’de bulunmaktadır. Kanunname Allah’a hamd ve peygamberine salât u selâm ile başlamaktadır.

  • 16.Yüzyılda Göksun’da Toprak Yönetimi
    Osmanlı Devleti’nde beş çeşit arazi vardır. Bunlar: Mülk Arazi, Mevat Arazi (Arazi-i mevat), Metruk Arazi, Vakıf Arazi ve Mîrî Arazi’dir. Mîrî Arazi: Kuru mülkiyeti (rakabesi) devlete, tasarruf hakkı devlet tarafından belli şartlarla muayyen kimselere verilen arazidir.

    Osmanlı Devleti, şeyhülislamlardan fetva alarak Rumeli ve Anadolu arazisinin ekseriyetini mîrî arazi kabul etmişdir. Mîrî arazi, İslâm hukukunun verdiği yetkiye göre, fetih esnasında gayrimüslim ahaliye veya gazilere temlik olunmayıp beytülmal için alıkonan arazilerdir. Mülkiyeti ve tasarruf hakkı devlete ait olan mîrî araziyi devlet bizzat işletmez. Belki yerli halka sınırsız süreli bir kira akdiyle veya âriyet yoluyla tasarruf hakkını devreder. Halkın görevi, araziyi işletmek ve elde edilen gelirden belli bir kısmını devlete vergi olarak vermektir. Devletin reisi olan padişah, bu vergi gelirlerini, askerî hizmetleri karşılığında belli şahıslara tahsis eder. Bu şahıslara sipahi ve sahib-i arz denir. Osmanlı hâkimiyetine giren Göksun arazisi, Osmanlı toprak sistemi içinde mîrî arazi sayılmıştır. Göksun’da yapılan ilk tahrirle, mîrî arazide uygulanan tımar sistemi uygulamaya konmuştur.

    Tımar sistemi, Osmanlı Devleti’nin iktisadî yapısının temelidir. Bunun da esası, iktâ’ sisteminde olduğu gibi devlet mülkiyetindeki toprakların, yine bir devlet memuru olan sipahilerin gözetiminde toprağın kullanım hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir. Tımar kesimindeki toprakların rakabesi devlete, tasarruf hakkı re’âyâ’ya aittir. Osmanlı Devleti’nde tımâr, birisi geniş diğeri dar olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır; Birincisi: Geçimlerini veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlar, kendi nam ve hesaplarına tahsilde bulunmak yetkisi ile mîrî arazinin muayyen bölgelerine ait vergi kaynaklarının tahsis edilmesi anlamında ki, buna dirlik de denmektedir. İkincisi: Yıllık geliri 20 bin akçeye kadar olan askerî dirliklere denir.

  • 16. Yüzyılda Göksun’da Zirai İşletmelerin Büyüklüğü
    16. yüzyılda Göksun’da ekilebilir alanlar ile ilgili bilgilere Tapu Tahrir Defterleri’nde ulaşabiliyoruz.

    Vergi mükellefi şahsın ekilebilir topraklarının da büyüklüğünü veren çift, nim çift gibi tanımlamalardan hareketle Göksun’da zirai alanların büyüklüklerini tespit edeceğiz. Yukarıda metnini verdiğimiz kanunname Göksun’un içinde bulunduğu çiftliğin büyüklüğüne ilişkin şu tanımlamayı yapıyor;

    “Zira çiftlik husûsunda â‘la ve evsat ve ednâ i‘tibârınca bütün çiftlik a‘lâ yerden altmış dönüm ve evsat yerden seksen ve doksan dönüm ve ednâ yerden yüz yirmi dönüm yerdir demişler. Lâkin beyn’en-nâs meşhûr ve müte‘âref olan çiftlik oldur ki, bir çift nadasına ve ekinine her senede vefâ ede, ekinciler dahi ana bir çiftlik yer derler ki, İstanbul müddiyle ki, altı müdlük yer ola”.

    1563 tarihinde Göksun Nâhiyesi’nde çift vergisi veren 50, nimçift (yarım çiftlik) vergisi veren 67 kişi bulunmaktadır. Kars-ı Zülkadriye Sancağı’nda 1 çiftlik arazinin büyüklüğü verimliliğine bağlı olarak 60-120 dönüm arasında değişmektedir. Kanunnamede ürün üzerinden alınacak verginin “hums üzeri” yani 1/5 oranında alınmasını esasa bağlamıştır. Bu miktar % 20’lik bir orana tekabül eder ki, bu da Göksun arazilerinin verimliliğine işaret eder. Dolayısıyla 16. yüzyılda Göksun’da çiftliklerin büyüklüklerinin 120 dönümden daha aşağı olduğunu belirtmek gerekir. Tahrir defterindeki verilere göre, Göksun ve köylerinde 50 adet tam çiftlik büyüklükte, 67 adet de yarım çiftlik büyüklükte tarım arazisi işletilmekteydi.

    Ayrıca Göksun Nâhiyesi’nde 1560 tarihli timar defterine göre 72 timar bulunmaktadır. Bu timarlar Göksun Nâhiyesi sınırları içerisinde bulunan ve nâhiyeye bağlı köy, mezra ve diğer gelir kalemlerinden oluşuyordu.
  • 16. Yüzyılda Zirai Üretim
    Osmanlı devleti tarıma dayalı bir ekonomik düzene sahipti. Dolayısıyla 16. yüzyılda iktisadi hayatın mühim bir veçhesini tarım oluşturuyordu. 16. yüzyılın vergi kaynaklarından elde edilen verilere bakılırsa nahiye genelinde buğday, arpa, nohut, darı, bostan, meyve, sebze, soğan ve keten türü ürünler yetişiyordu. Tabiatıyla en fazla üretim buğdayda oluyordu. 1563 yılı sayımlarına göre nahiyede toplam 40602 kile buğday üretilmiştir. Göksun’da kullanılan kileyi İstanbul kilesi (25.6kg) olarak değerlendirdiğimizde 1.039.417 kg buğdaya denk düşüyordu. Bu tarihte buğdayın kilesi 10 akçedir. Buğdayı arpa takip etmiştir. Toplam 21439 kile (548.842 kg) arpa üretilmiştir. Bu iki ana ürün dışında nahiyede 14643 kile darı (374880 kg) üretimi yapılmıştır. Nohut üretimi ise düşüktür. Nahiyede keten üretimi de yapılmaktadır. Nahiyede sebze ve meyvecilik tahıl üretimine göre oldukça düşüktür. Alınan vergiler bunu göstermektedir.

    Yapılan hesaplamalara göre bir kişinin yılda tüketeceği buğday miktarı 196.5 kg. diğer bir hesaplamaya göre ise 190-235 kg.dir.

    Göksun’da 1563 yılında yaklaşık 1361 yerleşik nüfus yaşıyordu. Asgari 258.590 kg, azami 319.835 kg buğdaya ihtiyaç vardı. Toplam buğday üretimi ise bu rakamın fevkinde olup üç-dört katıydı. Dolayısıyla buğday üretimi pazara arz edilebilir nitelik taşıyordu. Pazarlar şüphesiz yakın pazarlar idi. Nitekim 19. yüzyılın salname kayıtları tarım arazilerinden yoksun Zeytun kazası sakinlerinin buğday ihtiyaçlarını Göksun ve Elbistan’dan sağladıklarını kaydeder.
  • Ticaret ve Sanayi
    16. yüzyılda küçük bir nahiye olan Göksun’da ticari ve sınaî iş kollarını birkaç kalemde zikredebiliriz.

    Sanayi işletmeleri içerisinde hakkında fazla malumat edinemediğimiz kömür işletmesi gelir. 1526 tarihli tahrir kaydında yer alan kömür işletmelerinin yıllık vergi geliri nahiye geneline bakılırsa oldukça yüksek bir orana sahiptir. Ne var ki 20. yüzyılın başlarında Göksun’un bağlı bulunduğu Andırın kazası genelinde maden keşfedilemediğine dair salnameler şu notu düşmektedir: “Andırın Kazası dâhilinde şimdiye kadar bir gûnâ maden keşfedilememiştir”.

    16. yüzyılda nahiyede sanayi dallarından boyahane, değirmen, kirişhane bulunmaktadır. Kirişhane, hayvanların sinir ve bağırsaklarının işlenerek ok için yay yapılan bir atölyedir. 1527’de nahiye genelinde 32 değirmen bulunuyordu. 1563’de bu sayı 21’e gerilemiştir. Nahiyede küçük ölçekli ticari faaliyetler de görülmektedir. Vergi kalemleri içinde pazarda yapılan alışverişlerden tahsil edilen bâc-ı bazar ve ihtisab vergileri gözükmektedir. Nahiyede ayrıca kasaplık da yapılmaktadır.

    19. yüzyılın sonlarında Göksun’un bağlı bulunduğu Andırın kazası genelinde salnamalerin ifadesiyle “ipden kilim, çuval, şalvar, aba ve iplikden bez ve Göksun'da Çerkezler tarafından savatlı gümüş imâl olunurdu”. 1322 tarihli Halep salnamesinde ise “Göksun'da Çerkezler tarafından şayak ve her nev’gümüş işleri imâl olunurdu”. Tarım arazilerinden yoksun Zeytun halkı zahire ihtiyaçlarını Elbistan ve Göksun’dan karşılıyordu. Zeytun halkı kuru üzüm ve pekmezi Elbistan ve Göksun pazarlarında hububat ile mübade ediyorlardı.

    Göksun’un yol güzergâhında bulunması dolayısıyla ticari ve sınaî açıdan bağlı bulunduğu Andırın kazasına kıyasla daha gelişmeye müsait bir konumda idi. 1322 (1904) tarihli Halep salnamesi şöyle diyor: “Andırın'ın merkez-i kazâ ciheti gâyetle taşlık ve ormanlıktan ibaret ve çayır mahalli olduğundan terakkî meziyetinden ârîdir. Göksun nâhiyesi Tâcirlü ve Bozdoğan aşîretlerinin yaylası Sivas ve Kayseri'ye giden kârbân ve yolcuların güzergâhı ve Elbistan ile Aziziye'ye araba işlemekte olduğundan kâbil-i terakkîdir”. Göksun ve köylerinde, 5 han, 72 dükkân, 9 değirmen, 4 fırın, 3 adet fabrika tahta hızarı, 3 ambar, 1 debbağhâne bulunuyordu.

  • Hayvancılık
    Tarıma dayalı bir ekonomik yapı içinde hayvancılık önemli bir üretim alanı olması gerekirken Göksun Nahiyesi’nde 16. yüzyılda hayvancılıktan alınan vergiler oldukça düşüktür. Düşük vergi, vergilendirilebilir yeterli hayvan varlığının yokluğuna işaret eder. Üstelik 1527 tahririnde Göksun’da 12 cemaatin yani konargöçer taifenin bulunmasına rağmen. Bu tarihte rakamlar şöyle; Adet-i ağnamdan

    10, resmi yaylakdan 1295, resmi korudan 940, resm-i otlakdan 1251 ve resmi çayırdan 2000 akçe vergi alınmıştır. Arıcılıktan ise resm-i kivâre adıyla 100 akçe vergi alınmıştır.

    20. yüzyılın başlarında ise hayvancılıktan sağlanan gelirler, Göksun’un gelir kalemleri içinde önemli bir yere (%23.2) yükselmiştir. 756.000 kuruşluk vergi geliri içinde hayvancılıktan sağlanan vergi miktarı 175.000 kuruştur.
  • Ölçü Birimleri
    Osmanlı Devleti’nin geniş coğrafyasında birbirinden farklı birçok ölçü birimi kullanılıyordu. Bazen bu farklılık bir sancağın kazaları arasında da beliriyordu. 16. yüzyılda Göksun’da kullanılan ölçü birimi kiledir. Göksun ve çevresine ait ilgili defterler farklı açıklama yapmadıklarından bu kileyi İstanbul kilesi olarak ele alıyoruz. İstanbul kilesi ise bu günkü ölçülerle 25.6 kg’a denk düşüyordu. Malatya, Çermik gibi yerlerde ise İstanbul kilesinin yarısı olan bir kile çeşidi kullanılmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarında ise Göksun Nahiyesi ve çevresinde kullanılan ölçü birimlerini salnamelerden öğreniyoruz. Bu tarihte 1 sile 6 kıyye, 1 kıyye 400 dirhem idi1. Tahıl ölçü birimleri ise; ölçek, tas, silme ve kırattır.

  • Vergi Düzenlemeleri
    16. yüzyılda tımar sisteminin cari olduğu bu bölgede vergi düzenlemeleri de bu esas üzerine kurulmuştur. Göksun Nahiyesi’nin bağlı olduğu Kars-ı Maraş Sancağı’nın kanunnamesini yukarıda verdik. Bu kanunnamede vergi düzenlemelerinin ayrıntılarını görüyoruz. Burada dikkati çeken husus daha önce Kânûn-ı Zü’l-Kadriyye adıyla uygulanan kanunların halkın şikayeti üzerine kaldırılarak Rum dediği Anadolu’da uygulanan kanunun uygulamaya alınmasıdır.

  • Vergi Kaynakları ve Vergi Yükü
    16. yüzyılda yapılan Osmanlı tahrirleri asıl itibariyle vergi kaynaklarını tespit eder. Bu kaynakların sunduğu verilerle 16. yüzyılda Göksun Nahiyesi’nin vergi yükünü tespit edebiliriz.

     

    A- İşletilen Arazinin Büyüklüğüne Bağlı Olarak Şahıs Üzerinden Alınan Vergiler

    Ekilebilir arazinin büyüklüğüne bağlı olarak şahıslar üzerinden alınan çift, nim çift, bennak ve mücerret adı altında farklı oranlarda vergi alınmıştır. Bu vergiler harac-ı muvazzaf denilen vergi türüne girmektedir.

    1563 tarihinde Göksun Nahiyesi’nde çift vergisi veren 50, nimçift vergisi veren 67 kişi bulunmaktadır. Kars-ı Zülkadriye Sancağı'nda 1 çiftlik arazinin büyüklüğü 60-120 dönüm arasında değişmektedir. 1 çiftlik arazi işleten köylüden kanunnamede belirlendiği üzere 50 akçe, nimçift ise 25 akçe vergi alınması gerekiyordu. Bu tarihte resm-i çift ve dönüm başlığı altında toplam 16865 akçe vergi tahsil edilmiştir. Klasik dönem Osmanlı vergi uygulamasına göre Göksun’da yarım çiftlik (nimçift) araziden daha az yer işleyen köylüden resm-i bennak adı altında kişi başı 14 akçe olmak üzere, nâhiye genelinde 127 bennakdan toplam 1778 akçe vergi tahsil edilmiştir. Çalışabilir durumda olan bekâr erkeklerden (bunlar daha çok babasının arazisinde ekip biçmeye yardım eden gençlerdir) resmi mücerret adı altında Göksun Nahiyesi’nde kişi başına 6 akçe olmak üzere, 148 kişiden toplam 888 akçe vergi alınmıştır.

    B- Tarım Üretiminden Alınan Vergiler

    Göksun’da tarım üretiminden alınan vergileri 1563 tarihli sayımdan tesbit edebiliyoruz. Bu tarihte buğday, arpa, nohut, darı, bostan, meyve, sebze, soğan ve keten ürünlerinden öşür vergisi tahsil edilmiştir. Buradaki öşür Osmanlı vergi uygulaması içerisinde harac-ı mukasemenin karşılığı olup Göksun’un bağlı bulunduğu Kars-ı Zülkadriye Sancağı’nda 1/5 alınıyordu. Buğdayın kilesi 10 akçeden hesaplanıyor ve nahiye genelinde üretilen toplam 40602 kile buğdaydan 81204.5 akçe öşür vergisi tahsil edilmiştir. Bu çerçevede arpadan 25727, darıdan 11715, bostandan 1583, meyveden 230, nohuttan 590, ketenden 149 akçe öşür tahsil edilmiştir.

    C- Sınaî Ve Ticari Faaliyetlerden Tahsil Edilen Vergiler

    Küçük bir Osmanlı nahiyesi görünümünde olan Göksun’da sanayi tesisi olarak boyahane, değirmen ve kömür işletmesi yer almaktadır. Bu işletmelerden (boyahanedeğirmen) toplam 12817 akçe vergi tahsil edilmiştir. Ayrıntıya girdiğimizde 1527’de boyahanelerden 4000 akçe vergi tahsil edilirken bu miktar 1563’de 1800 akçeye düşmüştür. 1527’de nahiye genelinde 32 adet değirmen bulunuyordu. 1563’de bu sayı 21’e gerilemiştir. Toplam 993 akçe vergi alınmıştır. 1527’de ise kömürcülükten 70204 akçe vergi tahsil edilmiştir. Kömür işletmeciliğinden tahsil edilen bu vergi miktarı nahiye genelinde en önemli sınaî faaliyetin kömür işletmeciliği olduğuna işaret etmektedir. Nahiyede vergi kalemleri arasında gözüken kıst-ı kirişciyan, yani kirişhane denilen hayvanların sinir ve bağırsaklarının işlenerek ok için yay yapılan bir atölyeden 1563’de 500 akçe tahsil edilmiştir.

    Ticari faaliyetlerden tahsil edilen vergiler içinde pazarda yapılan alışverişlerden tahsil edilen bâc-ı bazar ve ihtisab vergileri gözükmektedir. Bu kalemden 1527’de 6000 akçe tahsil edilmiş, 1563’te bâc-ı bazar ve ihtisab ve rişte kaleminin vergi toplamı 5324 akçeye düşmüştür. Kasap (kıst-ı kassâbân) vergisinden 1527’de 5000 akçe, 1563’te 4200 akçe vergi alınmıştır.

    D- Hayvancılık Üzerinden Alınan Vergiler

    Göksun Nahiyesi’nde hayvancılıktan alınan vergiler düşüktür. 1563’de adet-i ağnam 10, resm-i yaylak 1295, resm-i koru 940, resm-i otlak 1251 ve resm-i çayırdan 2000 akçe vergi alınmıştır. Arıcılıktan ise resm-i kevâre adıyla 100 akçe olmak üzere toplam 5596 akçe vergi alınmıştır.

    E- Diğer Vergiler

    Bu vergilerin dışında miktarları önceden tayin edilmeyen ve bâd-ı hevâ grubu olarak adlandırılan vergiler bulunmaktadır. 1563 tarihinde bu vergilerden resm-ideştbaniden 4225, resm-i tapudan 2431, resm-i arus 712.5, resm-i yâveden 356 ve bâd-ı hevâdan 1425 akçe olmak üzere toplam 9149.5 akçe alınmıştır.

    20. yüzyılın başlarına ait diğer bir kaynağımızda Göksun’un vergi gelirleri verilmiştir. 1326 (1908) tarihli Halep salnamesinden tespit ettiğimiz bilgilere göre bu tarihte Göksun kazasının vergi kalemleri ve bu kalemlerden tahsil edilen vergiler aşağıda verilmiştir. Bu kalemler içinde en yüksek vergi kalemi üretim üzerinden alınan aşar bedelidir. 16. yüzyılda hayvancılıktan tahsil edilen vergi diğer kalemlere göre yok denecek kadar az iken 20. yüzyılın başlarında bu kalem %23.2 gibi önemli bir orana çıkmıştır.

    Maraş, Elbistan, Zeytun, Pazarcık, Göksun kazalarından oluşan Maraş Sancağı’nın toplam vergi gelirleri ise 7.373.170 kuruştur. Göksun’un sancak içindeki payı % 10.2’dir.

    Göksun’un “Eshâm-ı Mütenevvi‘a, Mâliye, Adliye, Dâhiliye” den oluşan masraf bütçesinin, sancak içindeki oranı ise (toplam 996867 kuruş) % 8.8’dir.

    Vergi kalemleri aşar bedeli, ağnam ve deve rüsumu, bedel-i askeriye, emlak ve temettü vergisi ve diğer kalemlerden oluşmaktadır. Vergi kalemleri içinde en büyük pay aşar bedeline aittir. Sancağın toplam vergi gelirlerinin yarısını oluşturmaktadır.

    Bu tarihte Göksun kazasının vergi yükünü Maraş sancağının diğer kazalarıyla karşılaştırdığımızda, Göksun kazasının bu tarihte sancağın 5 kazası içinde en düşük vergi yüküne sahip olduğu görülmektedir.

    1326 (1908) tarihli Halep salnamesi vilayetin hem varidat bütçesini hem de masarıfat bütçesini vermektedir. Kazanın mali, adli, dâhiliye ve şeriye bürokratik kalemlerine ayrılan masraf kalemlerinin ayrıntıları aşağıda tabloda verilmiştir. Göksun’un masraf bütçesi sancak toplamı içinde % 8.8’lik orana sahiptir.